Haber Detayı
19 Ocak 2021 - Salı 10:48
 
“ADINI SİZ KOYUN” (2) -TEMEL DEMİRER
Gündem Haberi


Eşi Gülten Çayan atletti; 400 metrede milli takım seviyesinde bir koşucuydu.

Hüseyin Cevahir edebiyat eleştirmenliğine Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde başladı. Şiir de yazdı. Dersimli bir Alevî Dedesinin torunu Hüseyin Cevahir, Rolling Stones dinlemeyi de çok severdi. SBF'nin en çalışkan öğrencisiydi; "Devrimci başarılı olmalıdır" diyordu hep arkadaşlarına. Dürbünlü silahla hedef alınarak öldürüldüğünde 26 yaşındaydı.

SBF'nin efsanevi hocalarından Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya, derslerinden hep tam not alan Cihan Alptekin'i yakından tanımak için evine davet etti. "Laz uşağı" Cihan yaşasaydı belki önemli anayasa profesörlerinden biri olacaktı. Kızıldere'de katledildiğinde 25 yaşındaydı.

Dersim'de yakalanıp işkenceyle öldürülen İbrahim Kaypakkaya'nın elinden; 'Varlık', 'Papirüs', 'Soyut', 'Türk Dili' gibi edebiyat dergileri düşmezdi. Türk dilinin yapısını, sözcük hazinesini, şiirdeki gücünü ve müzikalitesini araştıran şair Kaypakkaya öldürüldüğünde sadece 24 yaşındaydı...

'68'lilerden futbol takımı kurulsa Deniz Gezmiş ilk 11'e mutlaka alınırdı.

Deniz'in ayrılmaz parçası Cihan Alptekin de...

Mahir Çayan ise kesin teknik direktör; çok sevdiği futboldan iki bacağına takılan platin çubukları nedeniyle erkenden koptu.

Deniz Gezmiş sahada kesin hakemi kandırmaya çalışırdı. Onun mizahçı yönü bilenmeden Deniz Gezmiş portresi yazılabilir mi? Beyaz at üstünde ODTÜ yurdunda kız arkadaşına serenat yapan bir romantikti o. İdam edildiğinde henüz 25 yaşındaydı.

Aşkı da yaşadılar doyasıya...

Sevgilisini son bir kez daha görmek için saklandığı evden çıkan ODTÜ'lü Koray Doğan, sırtından yediği polis kurşunuyla sevgilisinin evinin önünde can verdi.

O da 25 yaşındaydı...

Okul koridorlarında gazoz kapağıyla futbol oynayan bir kuşaktı onlar.

Sanmayın ki fasulyesine poker ya da blöflü pişti oynamadılar?

Sanmayın ki kolalı votka içmediler? Ya da rakı?

Emel Sayın konserine gitmediklerini mi düşünüyorsunuz?

Muhammed Ali, Joe Frazer'e yenildiğinde üzülmediklerini mi sanıyorsunuz?

Ya da hiç küfretmediklerini mi? En güzelini de bir ağız dolusuyla Deniz Gezmiş ederdi. Ve yine Deniz Gezmiş her fırsatta en sevdiği türküyü söylemez miydi: "Ne ağlarsın benim zülfü siyahım/ Bu da gelir bu da geçer ağlama/ Göklere erişti feryadım ahım/Bu da gelir bu da geçer ağlama..."

Dillerindeki şarkı: Imagine

Delikanlıydılar. İdealisttiler. Devrimciydiler.

Bozulmamış saf bir kuşaktı onlar.

Kızıldere'de katledilen Kazım Özüdoğru gibi, "halka inmeyi" ayakkabı boyacılığı yapmak sanıyorlardı.

İşten atılan Çorumlu belediye işçileri için yürüdüler.

Kürtler için de yürüdüler; Kürtçe slogan atıp, Kürtçe şiirler okudular. Varto depremi nedeniyle kan bağışı kampanyası düzenlediler. Azgın Zap Suyu'na köprü inşa ettiler.

Pancar, tütün, fındık, haşhaş mitingleri yaptılar... 

'68'li kızlar da vardı bu eylemlerde; hem de mini etekleriyle.

Hippiler yok muydu? "Özel okullara hayır" yürüyüşünde, uzun saçlı genç üniversiteli, sarışın kız arkadaşıyla hem sarmaş dolaş yürüyor hem de slogan atıyordu. O hippi; Kızıldere katliamından tek sağ kurtulan Ertuğrul Kürkçü'ydü...

Mahkemedeki savunmaları sırasında, Mevlânâ resmi çizip altına "Ben insanım" yazıp hâkime gönderecek kadar bu ülke değerlerine inanan bir kuşaktı.

Resimden, edebiyattan gelmişlerdi...

Dans da ettiler: SBF yatılı öğrencilerinin salı ve cuma akşamları 18.45-20.00 arası dans partileri vardı.

Carmina Burana'nın Türkiye'deki ilk bale gösteriminde harikalar yaratan balet Aydın Erol unutulabilir mi? Ya da onca işkenceye rağmen cezaevinin soğuk koğuşunda bale yapan 20 yaşındaki balerin kız Ayşe Emel Mestçi?

Anadolu türkülerini, Dadaloğlu'ndan Âşık Veysel'e şehre getiren '68'liler değil mi?

Tiyatro da yaptılar; Uluslararası Üniversite Tiyatroları Festivali'nde üçüncü oldular...

"Evet, '68 kuşağı yazmakla bitmeyecek bir destandır."[43]

Hiç şüphe yok: Onlar yeni bir dünya hedefini işaret eden düşünce ve davranıştılar; radikal sosyalistlerdi...

"Bu arada Kemalistler mi dediniz"?

Çelişkili devrimci bütünlük ilişkisini, Türkiye'deki '68 hareketinin sembolleşmiş ismi Deniz gerçeğinde görürüz. 12 Mart'ı izleyen yıllarda herkesin bir Deniz'i olmuştur. Militan devrimcisi de iflah olmaz reformist sosyal demokratı da, Kemalist darbecisi de "anti-emperyalist" maskesi takan nasyonal sosyalisti de Deniz'i sahiplenir. Onu bayrak olarak kullanır, daha doğrusu istismar eder.

Deniz'i devrimcilerin sahiplenmesi kadar doğal ve meşru bir şey olamaz. Çünkü Deniz(ler) her şeyden önce gözü kara bir devrimcidir. Bu nedenle, hangi gerekçe ve biçim altında olursa olsun devrimciliğin dışında olmakla kalmayıp ona düşmanlık yapanlar için aynı şey söylenemez. Bu noktada iş artık siyasi kalpazanlığa ya da değer sömürüsüne girer.

Bu sonuncuların birçoğu, Deniz'in eylem ve söylemlerinden kendilerine bir dayanak bulup o parçaya yaslanırlar. Kimi Deniz'in anti-emperyalist yönünü, bu konudaki militan eylemlerini öne çıkarıp onların arkasına saklanarak günümüzde Kürt düşmanı şoven bir milliyetçiliğin maskesi olarak kullanmaya yeltenir. Kimileri Deniz'i "sıkı bir Kemalist", "1961 Anayasası'nın kararlı savunucusu" olarak göstermenin peşindedir. Ki özellikle Ankara'da görülen ana THKO Davası'nın savunma ve dilekçelerinde her iki konuda da bol bol dayanak bulurlar kendilerine. Başka bir kategori, düzenin ancak silahlı devrim yoluyla değiştirebileceğini savunan ve bu amaçla kır gerillacılığına yönelen Deniz gibi ateşli bir devrimcinin hümanizmini "karıncaezmez bir yumuşakça" olarak resmetme çabasındadır. Bunlar aslında kendi "yumuşamalarını", düzene ayak uydurup onun çizdiği sınırlar içinde eriyip kaybolmuş olmalarını rasyonalize etmenin peşindedirler.

Deniz(ler) ve onlarda cisimleşen değerlerin istismarına dair başka örnekler verilebilir. Fakat Deniz'i Deniz olmaktan çıkarmakta birleşenlerin ortaklaştıkları bir nokta daha vardır: Deniz'in ve her konuda olduğu gibi o 6 Mayıs gecesi ayrı ayrı çıkarıldıkları idam sehpasındaki son sözleriyle de birbirlerini tamamlayıp bütünleyen Yusuf ve Hüseyin'in son sözlerini "unutmak"!.. Hâlbuki Deniz'in hayatının, düşünce ve eylemlerinin, uğrunda dövüştüğü ideallerin yoğunlaşmış özet ifadesidir o sözler. Deniz'in vasiyeti olmanın ötesinde bir manifestodur. Deniz(ler)'i samimi olarak sevenler, geçmişe dair seçilmiş bütün parçalardan önce o sözleri kulaklarına küpe etmelidirler:

"Yaşasın tam bağımsız Türkiye!

Yaşasın Marksizm Leninizm'in yüce ideolojisi!

Yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi!

Kahrolsun emperyalizm!

Yaşasın işçiler, köylüler!"[44]

Tamamlıyorum; İbrahim Kaypakkaya'nın yoldaşı Muzaffer Oruçoğlu'nun, "O yaşamı yakından gördüm. Nedir o yaşam? Bir, sadeliktir. İki, mülk edinme duygusundan uzaklık. Üç, dayanışmadır,"[45] diye anlattığı hâl(ler) bizim '68'mizdir. Kuşkusuz Prometheus'ca bir kahramanlıktır. 

Adı "önceden gören" anlamına gelen Prometheus, titanların soyundan gelmektedir. Akıl gücü bakımından diğer tanrılardan üstündür ve bu gücü Zeus'a karşı gelmek için kullanır. Fakat akıl gücü Zeus'un tekelindedir ve Zeus, dünya egemenliğini bu güçle ele geçirmiştir. Bu güce bir başkasının sahip olması, Zeus'un tepesini attırır. Prometheus aklını ve geleceği önceden görme gücünü, hep Zeus'a karşı kullanır.

Bu yüzden Zeus, demirci tanrı Hephaistos'a, onu yeryüzünün bir ucunda bulunan Kafkas Dağı'nda bir kayaya çırılçıplak zincirleme emri verir. Ardından tanrıların görevlendirdiği bir kartal, Prometheus'un her gece yeniden oluşan karaciğerini yer. Prometheus, bundan sonra "Prometheus Desmotes/ Zincire Vurulmuş Prometheus" diye anılır.

Prometheus, kendisini Kafkas Dağı'nın tepesindeki bu tanrı cezası işkenceden kurtaran Herakles'e: "Zeus tahttan inmedikçe benim işkencelerimin sonu yok" der, böylelikle de insanlığa özgürlüğün yolunu göstermiş olur.

Evet, evet bizim '68'imiz ve sonrası Prometheus'ca bir kahramanlıktır ve bu konuda "can yücel deniz gezmiş'le ilgili şiirinde, onun için 'en sekmez lüverin namlusundan fırlayarak...' der... bunların hepsi bir ölçüde doğru ve ama yine bir ölçüde tartışılmaya muhtaç tanım,"[46] notunu düşmeye kalkışmak ise, V. İ. Lenin'in, "Tarihte hiçbir sınıf, hareketi örgütleme ve yönetme yeteneğine sahip siyasal önderlerini, ileri temsilcilerini yaratmadan egemen olamamıştır," saptamasından bihaber olmaktır!

 

- TA: Bize biraz da 78'li kuşağı anlatın lütfen, '68 kuşağı ile ortak veya farklı yönleri nelerdi?

 

'68'in anti-emperyalist, 78'in anti-faşist eksenli mücadelesi fedakârlıklarla müsemmadır.

78'in giderek iç savaşa yönelen güzergâhta ödediği bedeller devasa ölçekteyken; "78 kuşağı, 12 Eylül kırılmasıyla darmadağın oldu. Bu kırılma ardından gelen sosyalist sistemin bertaraf olması hayalleri, umutları da darmadağın etti."[47]

Ancak tüm soru(n)larına karşın 78 kuşağı gerçektir, kendinden önceki ve sonraki kuşakların arasında büyük bir alçakgönüllülükle yaşayan, çalışan, 'halklaşmış' bir kuşak olarak içinizdedir. Peki, 78 kuşağı bir gerçeklik olarak nasıl algılandı?.. 

Öldürdüklerini öldürdüler, yaşayanları sonsuza kadar "suçlu" ilan ettiler...

78 kuşağı kendi döneminin yalıtılmış, toplum dışı bir öznesi değildi. Özne toplumun kendisiydi ve 78 kuşağı da bu toplumun gençliğiydi. Onun taleplerinin ürünüydü. Artık eskisi gibi yaşamak istemeyen toplum kendi gençliğini yarattı, her devrimci dönemde olduğu gibi kendi gençliğini mücadelenin ön saflarına kendi elleriyle gönderdi. 78 kuşağından her genç, kendi evindeki ana-babasının elini öpercesine bu mücadeleye atıldı. Düşen her gencin ardından gözyaşı dökenler bu ülkenin insanlarıydı, analarımız, babalarımız, ninelerimiz ve dedelerimizdi.

78 kuşağı toplumun bağrına öylesine sayısız kılcal damarlarla bağlıydı ki, halkın yaşayan bütün kuşaklarıyla öylesine iç içe geçmişti ki, bu kuşağın her bir temsilcisi mahallesinde, köyünde, mezrasında "aykırı" olmayan sıradan bir insan olarak yaşadı. Mahallesinin en devrimcisiydi, en gözü pek olanı oydu. Haksızlığa herkesten önce başkaldırıyordu. Ve en önce o ölüyor, işkenceye uğruyor, hapsediliyordu. Bu "öncüler" halkın her gün görüp tanıdığı insanlardı, yabancı değillerdi, hiç kimsenin gözünde "garip" yaratıklar olarak görülmüyorlardı. Cesaretleri kimi zaman ürkütücüydü belki. Öfkeleri yıldırıcı da olabiliyordu. Doğruyu ne denli büyük bir inançla yaptılarsa, yanlışı da aynı inançla doğrudur diyerek yapıyorlardı. 78 kuşağı yadırganmadı. Yadırganamayacak boyutlarda, yüz binlerle mücadeleye atılmışlardı...

78 kuşağı kendi köyünün, kendi evinin, kendi yurdunun devrimcisiydi.[48]

12 Eylül darbesinin ardından idam edilen Veysel Güney'in - ailesine ulaşmayan!- mektubundaki üzere fedakârca büyük bedeller ödedi:[49]

"Ben hiçbir şahsi çıkarımı gözetmeden ülkemin bağımsızlığı ve halkımın kurtuluşu için doğru bildiğim yolda inanarak mücadele ettim. Benim kalbim insan sevgisi ile doludur... Onlara göre suçlu olabilirim. Çünkü onlar ülkeyi yabancılara peşkeş çeken ve onlarla bir avuç işbirlikçi mutlu azınlık işbirliği yapmaktadırlar. Halkıma ise zam, işkence ve ölüm reva görülmektedir. İşte ben buna insan olarak karşı geldiğim için onlara göre suçluyum. Ama boşuna. Çünkü insan kafasındaki düşünceyi yok edemedikten sonra işkence ve idamla bir yere varamayacakları açık.

Babacığım. Ben ölüme seve seve gidiyorum, bir namussuzluk ve bir şerefsizlik yapmadım. Onun için hiç üzülmeniz gerekmez. Benim binlerce annem babam olduğu gibi, sizin de binlerce oğlunuz var... Size bir tek dörtlük şiir yazıyorum: Mezarımı yol kenarına kazın/ Üzerine devrim şehiti yazın/ Başına yumruklu yıldız kazın/ Gidiyorum ölümsüzlüğe hoşça kalın... Selamlar. Sizin Veysel."[50]

Sonra da hepimize; "Belki de bir gündoğumu daha görecek kadar yaşarım"...[51]

"Anlatacaklarım bitmeden ip boğazıma geçse de, bu filmi 'mutlu son'la sonuçlandıracak milyonlarca insan kalacak yeryüzünde"...[52]

"Gerçek yaşamda seyirci yoktur, herkes katılır yaşama. Son sahnenin perdesi açıldı. Dostlarım, hepinizi sevdim. Nöbeti teslim ediyorum!"...[53]

"Benim rolüm de sonuna yaklaşıyor artık. Bu sonu yazamıyorum tabi. Çünkü bilmiyorum. Bu bir rol değil, yaşamın ta kendisi. Yaşamak denilen şeyde seyirci falan yok öyle"... [54]

"Bir kez daha yineliyorum, bizler mutluluk için yaşadık, bunun için mücadeleye girdik ve bunun için ölüyoruz. Hüzün adımızla anılmasın"... [55]

"Sevinç için yaşadım, sevinç uğruna ölüyorum ve mezarımın üzerine kederin meleğini oturtmak haksızlık olur,"[56] diyen Julius Fuçik'i hatırlatırcasına; "Karşıma ölüm çıkmışsa bundan korkamam, cesaretle karşılamam gerekir"...; "Korkuya, yılgınlığa, karamsarlığa kapılmıyorum ve devrimci olduğum mücadeleye katıldığım için onur duyuyorum"...; "Beni ibret olsun diye asacaklar, ama ben ölümden korkmuyorum," diye haykıran "17 yaşında idam edilen gençliğin sembol"ü[57] Erdal Eren...

 

- TA: Türkiye'de hemen hemen her kuşak şu veya bu ölçüde sürgünlüğü tatmıştır. 80 darbesinden sonra siz de Paris'te sürgünde yaşadınız. Bize biraz sürgünü ve sürgünlüğü anlatın. Nasıl bir psikolojisi vardı sürgün olmanın? Nâzım Hikmet'in 'Vapur' isimli şiirinin öyküsünü uzun yıllar önce okumuş çok duygulanmıştım. Varna liman'ına demir atmış bir Türk vapuru görünce gidip vapuru okşamış ve akabinde o ünlü şiirini yazmış:

"Bir vapur geçer Varna önünden,/ Uy Karadeniz'in gümüş telleri,/ Bir vapur geçer Boğaz'a doğru./ Nâzım usulcacık okşar vapuru,/ Yanar elleri."

Sürgün gerçekten bu kadar "yakıcı mı"?

 

1789'un, 1848'in, Komünarların, Adıyamanlı Hemşehrim Misak Manukyan'ın, 22 Ekim 1941'de 17 yaşında 26 yoldaşıyla kurşuna dizilen Fransız Komünisti Guy Moquet'nin, orada defnettiğim can yoldaşım Seyhan Şanalan'ın Paris'i(miz); Nâzım Usta'nın, "Hangi şehir şaraba benzer? Paris./ İlk bardağı içersin buruktur,/ ikincide dumanı vurur başına,/ üçüncüde mümkünü yok masadan kalkmanın,/ garson, bir şişe daha getir!/ Ve artık nerde olsan, nereye gitsen/ Paris'in ayyaşısın iki gözüm," dizelerindeki bir büyüdür; Leonard Cohen'in, "Büyücü olma, büyü ol," uyarısını unutmadan...

Sevda ile nefreti; özlem ile özdeşleşmeyi iç içe yaşadığım 11 yıl 8 ay 23 gün 8 saatlik sürgün hâlimin "özetidir," diyebileceğim 'Solan Fotoğraflarda Biten ve Başlayan'[58] başlıklı kitabımda işaret ettiğim gibi "Gri gökler altındaki bir azaptır sürgün..."

"Sürgünlük Süresi Üzerine Düşünceler' başlıklı şiirinde Bertolt Brecht'in, "Bir çivi çakma duvara"...

'Ezginin Günlüğü'nden Hüsnü'nün, "Sigaramın dumanına sarsam saklasam seni/ Gitme gitme gittiğin yollardan dönülmez geri/ Gitme gitme el olursun sevdiğim incitir beni"...

Bir türküsünde Özlem Özdil'in, "Gideceğim yerler çok uzak gülüm/ rüzgârlardan bile dost olmaz/ gideceğim yerler kapkara zulüm/ ne kadar çeksem çilem dolmaz"...

Ingeborg Bachmann'ın, "Bir ölüyüm ben, dolaşıp duran"...

Melike Demirağ'ın, "Şimdi İstanbul'da olmak vardı"...

Zülfü Livaneli'nin 'Gökyüzü Herkesindir' albümünde Sezen Aksu ile düetinde, "Her durakta her uykuda/ sürgün her nefeste yalnızdır/ her şafakta her yudumda/ hasret sancıdır," diye tarif ettiğidir...

Veya "¿y qué es el exilio sino una forma de la utopía? el destenado es el hombre utópico par excelencia: vive en la constante nostalgia del futuro," deyişidir Ricardo Piglia'nın... Türkçesi kabaca "Peki eğer sürgün ütopyanın bir hâli değilse nedir? Sürgündeki kişi, ütopik insanın mükemmel hâlidir: Daima geleceğin nostaljisinde yaşar," demektir...

Ya da Refik Halid Karay'ın romanıdır sürgün: Hani gurbette yaşamış bir insanın iç dünyasına giren; endişelerini korkularını, kaygılarını umutlarını anlatan Hilmi Bey'in hikâyesidir...

"Sürgün", "Sığınmacı", "Mülteci", yerinden yurdundan ayrılmaya mecbur bırakılmaktır. Baskının, kendisi için tehlikeli gördüğüne yönelik uyguladığı bir politikadır.

12 Eylül birçok baskı türü gibi, bu politik aracı da kullanarak darbeyi hayata geçirirken, binlerce insanın da hayatını alt üst ederek, insan haklarını gasp etmiştir.

Kolay mı?

Hüzünlerin hüznüdür; anasıdır sürgün...

Yoksunluğun öteki adıdır...

Cezalandırma sebebiyle uzak diyarlara yollanmadır...

Sürgün, sadece mekânda değil, zamanda da mahpus bırakılandır. Yani cezalandırmadır...

Ayrıca sürgün, yabancı olmak ve olduğu yerde olmamaktır. Kim olduğunu unutturma kastıdır sürgün. Çünkü geri de dönülemez. Çünkü dönülen yer bırakılan yer değildir artık...

Nihayetinde sürgün sözcüğü tek başına anlatır sürgünün hâlini. İnsanın bağlandıklarından, var olduğu ortamdan, kokulardan, renklerden yani onu var eden gerçeklerden kopartılarak; tanımadığı bir bilinmeyene mahkûm edilir.

Tekrarlıyorum: Bu bir (psikolojik işkence mahkûmiyeti) cezadır.

Kimse estetize etmeye kalkışmasın: Sürgün korkunçtur.

"Yersizlik/ yurtsuzluk hâli"dir.

Çünkü kimsesizdir, yalnızdır sürgün. Bir başınadır her zaman.

Sürgün için ülkesinden kopartılmak, dinmeyen bir yürek sızısıdır. Kaybolan yıllardır...

Veya "Sürgün yaşamı, sürekli mutsuzluk ve yalnızlıktır," Erdal Boyoğlu'nun işaret ettiği gibi...

Ya da Edward Said'in şöyle tarif ettiğidir: "Sürgün hakkında düşünmek tuhaf bir biçimde davetkâr hatta kışkırtıcı bir şeydir de, sürgünü yaşamak korkunçtur. Sürgün, bir insan ile doğup büyüdüğü yer arasında, benlik ile benliğin gerçek yuvası arasında zorla açılmış olan onulmaz gediktir: Özündeki kederin üstesinden gelmek mümkün değildir. Tarihin ve edebiyatın, sürgünü insanın hayatında kahramanca, romantik, şanlı ve hatta muzafferane sayfalar açan bir durum olarak betimleyen hikâyeler barındırdıkları doğrudur. Ama bunlar hikâyeden, yabancılaşmanın kötürümleştirici hüznünü alt etme çabasından ibarettir. Sürgünde elde edilen kazanımlar sonsuza dek arkada bırakılmış bir şeyin kaybedilmesiyle sürekli olarak baltalanır."[59]

Sonra da Eduardo Galeano'nun 27 Mart 1984'de Daniel Cabalero ile röportajındaki, "Sürgün bana yeni tevazular ve sabırlar öğretti. Sürgünün bir meydan okuma olduğuna inanıyorum. Bir yetersizlik ya da bozgundan kaynaklanan bir cezalandırma dönemi olarak başlayan bu süreci bir yaratma dönemine dönüştürmek ve mücadelenin yeni bir cephesi olarak addetmek için tevazu ve sabır gerekiyor. İşte o zaman insan ileriye doğru bakıyor ve bir bulutta doğmadığını kanıtlayan nostaljinin, yani toprağın çekiminin iyi bir şey olduğunu ama umudun ondan daha iyi olduğunu fark ediyor. Bu kesinlikle kolay bir süreç değil, özellikle de çok uzak göklerin altında, başka diller konuşan, başka türlü hisseden ve düşünen ve de sürgünün kol gücüyle gündelik bir mücadele anlamına geldiği ülkelerde köksüzlüğe mahkûm edilen binlerce Uruguaylı işçi için (...)

Sürgün bana kimliğin adres ya da belgeyle ilgili olmadığını teyit etti: Nerede yaşarsam yaşayayım ve bana pasaport vermeyi istedikleri kadar reddetsinler ben Uruguaylıyım. Bu on, hatta neredeyse on bir yıl boyunca benden eksilen tek şey dökülen saçlarım oldu. Ama diğer yandan dayanışma tutkum, bitmek bilmez yaratma ve sevme güdüm ve adaletsizlik karşısındaki öfkelenme kapasitem daha da arttı. Ben her zaman boğanın tarafını tuttum, matadorun değil ve hâlâ aynı taraftayım,"[60] sözleriyle altını çizdikleri;[61] hatta anlatılmayan veya "Öylesi bir kent ki Paris, sizi bir başınıza bırakır, kendi metaforlarınızı kurmak, bunların ucuna takılıp gitmek güzergâhlarını verir elinize. Sıkmaz, sıkıştırmaz; özgürlük duygunuzu bezer tam tersi. Bu kentte her şeyi yeni baştan kurabilir, her şeyden burada vazgeçebilir ve her şeye burada bağlanabilirsiniz,"[62] tarifindeki sayısız şeydir.

Son bir şey daha: Nâzım Usta'nın 'Vapur'u mu?

Bir zamanlar sürgünlüğü yaşamış Theo Angelopoulos'un, "Biz zaten hiç bir yere ait değildik, hep sürgündük. Sevmek bile yaşamın kıyısında büyük bir soruydu. Çıplak ve üşüyorduk," diye tarif ettiği hâlde Ege kıyısından, "Karşı yaka memleket," derken; Omonya Meydanı'nda sade kahve içmekte hasretten kavrulmaydı yaşadığımız...

 

- TA: Sonra, 1990'lı yıllarda Sovyetler Birliği ve Sosyalist blok çöktü. Eşit, özgür ve sömürüsüz bir dünya için savaşan, gözünü budaktan sakınmayan '68'li ve 78'li kuşak kendini aniden paranın, piyasanın, insan onuruna ve haysiyetine son derece aykırı reality show'ların tamamen domine ettiği on yıllarla baş başa buldu. Büyük bir anlamsızlık ve boşluk yılları. Siz nasıl yaşadınız bu yılları?

 

SSCB ile Yaşayan Sektörel/ Reel Sosyalist Ülkeler Topluluğu'nun likidasyonu ile devreye giren Fetret Devri, devasa bir çürüme/ çözülme/ savrulma dönemiydi.

Bence bu dönem, hepimize "İnsan(lık) Sorunu", "Yabancılaşma", "Metamorfoz" meselelerine cidden kafa yormamız gerektiğini hatırlattı. 

Kolay mı? "Diyalektik maddecilik, arayışlarının merkezine insanı yerleştirir; ama söz konusu olan, 'oluşum-süreci'ni yaşayan insandır, bilgilenme yoluyla biçimlenen ve biçimlenişi içinde kendini tanıyan insandır."[63] "İnsanın çalışması ve yaratması için eksikliği hissetmesi gerekir. Hissedilen ihtiyaç ve eksiklik olmadan, maruz kalınan ya da olası yoksunluk ve yoksulluk olmadan, bilinçli varlık ortaya çıkmaz, özgürlük kendini göstermez"di.[64]

Şimdi burada bir parantez açıp, Franz Kafka'nın 'Milena'ya Mektuplar'ındaki ifadeyle, "Ne söyleyeceğim belli de, nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum,"[65] vurgusuyla devam edersem...

Bu kesitte baskı, biat ve gaddarlık doğuran diktatörlüğün aptallığı, pişmanlığı, teslimiyeti de yaygınlaştırdığına tanık olduk. Şaşkınlığı yeniden öğrendik.

Max Horkheimer'ın, "İnsanın eşya üzerinde iktidar kurma isteği ne kadar yoğun olursa, eşyanın onun üzerindeki tahakkümü de o kadar ağır olur," biçiminde tarif ettiği nesnelere sahip olmanın, ütopyalarından vazgeçen insan(cık)ları köleleştirdiğini gördük.

Güpegündüz elinde lambayla dolaşırken kendisine ne yaptığını soranlara "İnsan arıyorum, insan!" yanıtını verip; Büyük İskender'in, "Bir dileğin var mı?" sorusuna; "Gölge etme, başka ihsan istemem," diye cevaplayan Sinop'lu hemşehrimiz Diyojen'in ne denli büyük bir ders verdiğini anladık.

İnsan(lar)ı toptan sevmeye kalkışmanın karşılığı olmadığını; değişim ile başkalaşımın birbirinden farklı şeyler olduğunu ve Epiktetos'un, "Sen de güneş gibi ol, beklenilen iyiliği istenilmeden yap." "Yaşamındaki sınırlar yalnızca senin belirlediklerindir." "Yarın bambaşka bir insan olacağım diyorsun. Niye bugünden başlamıyorsun?" uyarılarının kilit önemde olduğunu kavradık.

Sonra da Paulo Coelho'nun, "Ok ancak geri çekerek atılır. Hayat seni zorluklarla geri çekiyorsa, seni daha büyük bir şeye fırlatacağı içindir. Nişan almaya devam et," cümlelerindeki militan kararlılığa ne denli muhtaç olduğumuzu...

Tabii her şey anlatıldığı kadar kolay olmadı... Boğucu bir iklimdeydik; nefes almakta zorlanıyorduk!

Hem de Friedrich Wilhelm Nietzsche'nin, "Bazen kafeste olduğumuzu fark edemeyiz. Hayat öyle güzel süslemiştir ki onu; aile, eş, iş gibi planlı kurdalelerle. İstersek uçabiliriz deriz, istersek gidebiliriz, istersek, istersek, istersek... Ama hiç istemeyiz. Çünkü biliriz biz, özgürlüğü bir 'eğer' sözcüğü ile eşdeğer tuttuğumuzu. Eğer özgürlük varsa, bu kafesler niye? Neden basit bir böcek kadar bile kanatlanamıyoruz? Neden kartalın baktığı yerden göremiyoruz dünyayı? Neden jaguar gibi hızlıca koşamıyorum? Düşünüyoruz ama düşünmek bizi özgür kılmıyor işte. Düşündükçe yeni yeni duvarlar örüyoruz kendimize. Ve Düşünen Hayvan'lar, tüm diğer hayvanlardan daha az özgür oluyor bu durumda. Ayçiçeği gibiyiz aslında. Nerde güneş, yönümüz orda. İşte bu yüzden bizim özgürlüğümüz de, ancak bir bitkinin başının güneşe bakması kadar," diye betimlediği ve de Paulo Coelho'nun, "Bugüne kadar milyonlarca insan pes etti; öfkelenmiyorlar, ağlamıyorlar, hiçbir şey yapmıyorlar. Yalnızca zamanın geçmesini bekliyorlar. Tepki gösterme becerilerini yitirmiş onlar..."

Paul Freire'nin, "İnsani olmaktan çıkmış bir kitle toplumunda insanlar dünya ile diyalektik ilişkilerine yanıt olarak değil, kitle iletişim araçlarından günlük olarak aldıkları talimatlara göre düşünmeye ve hareket etmeye başlarlar. En küçük şeyler için bile düşünmek zorunda değiller; her zaman 'a ya da 'b' durumunda ne yapılması gerektiğini söyleyen talimatnameler vardır..."

Erich Fromm'un, "Kapitalizm, insan gibi davranan makineler ve makine gibi davranan insanlar üreten bir sistemdir," diye tarif ettikleri yıkımın sonuçlarıyla yüzleştik; ağır faturalar ödedik...

"Köşeyi dönenler"den, "Tak fişi bitir işi"ciye veya "Tarihin sonunu ilan eden"lerden, "Elveda proletarya"cılara ya da post-Marksist zırvalardan, "Sivil Toplum"cu hezeyanlara... Nelere, nelere tanık, taraf olmadık ki?!

Bu tam da Benedictus de Spinoza'nın, "İnsanlar kendilerinin özgür olduğunu düşünürler, çünkü kendi seçimlerinin ve arzularının farkındadırlar, ama kendilerini bunları seçmeye ve arzulamaya sevk eden nedenlerden bihaberdirler; hatta öyle bihaberdirler ki, bu nedenleri rüyalarında dahi görse inanmazlar,"[66] diye tarif ettiği halüsinasyondu!

Yani Noam Chomsky'ye, "Her yerde, popüler kültürden propaganda sistemine kadar, her yerde, insanlara çaresiz olduklarını ve yapabilecekleri tek şeyin kendileriyle ilgili alınmış olan kararları onaylamak ve sadece tüketmek olduğunu hissettiren sürekli bir baskı var," dedirten türden!

Veya Zygmunt Bauman'ın, "Artık küresel bir tüketim toplumunda yaşıyoruz ve tüketim davranışı kalıplarının, iş ve aile hayatımız dâhil hayatımızın diğer her yönünü etkilememesinin imkânı yok. Artık hepimiz daha fazla tüketme baskısı altındayız ve bu yolda kendimiz tüketim ve emek piyasalarında metalara dönüşüyoruz,"[67] dediği!

Ya da "Tüketim toplumu denilen şey hem bolluk, hem de yoksunluk toplumudur; bir yanıyla savurganlığa, diğer yanıyla tutumluluğa ve (düşünsel, katı ve soğuk) bir içe kapanmaya yönelir,"[68] saptamasındaki üzere Henri Lefebvre'in!

Sonra da Jean Baudrillard'ın, "Tüketimin çağdaş toplum için geçerli bir terim olmasının nedeni, daha güzel ve daha çok yemek yememiz, daha çok imge görüp mesaj okumamız, daha çok ev eşyası ve ıvır zıvır sahibi olmamız değildir. Tüketim toplumunda tüketimin kendisi bizatihi bir gereksinim hâline gelmiştir. İnsanlar artık ihtiyaç duyduğu için tüketmiyor, tüketmeye ihtiyaç duyuyor." "Bu toplumun dili tüketimin dilidir. Bireysel ihtiyaçlar ve hazlar bu dile bağlı olarak sözden ibarettir. Haz zevk olarak değil ama yurttaşlık görevi olarak kurumsallaşmıştır. Birey etkin bir şekilde kendini tüketmeye hasretmelidir, aksi taktirde toplum dışı kalmak tehlikesiyle karşılaşır. Marjinal konuma düşmek istemeyen her birey çalışma piyasasına uygun bilgi ve beceri birikimini her an yenilemek, "işin içinde olmak", giyim kuşamından genel kültürüne kadar her şeyine dikkat etmek zorundadır. Modern tüketici her birinden az da olsa her şeyi denemeli, hiçbir hazzı atlamamalıdır. Artık söz konusu olan bireyin özel eğilimleri değil, tüketimin motive ettiği saplantısal meraktır,"[69] sözleriyle betimlenen!

Hasılı, başkalaşımda ifadesini bulan ve Bertolt Brecht'in, "Ah, keşke insanlar iyi olsalar terbiyeli olacaklarına. Ama ilişkileri bırakmıyor onları iyi olmaya," cümlesiyle müsemma kapitalist yabancılaşmanın derinleşerek yaygınlaş(tırıl)masıydı!

Evet, kuşkusuz, "Bir insanın bilinci onun (toplumsal) varlığı tarafından belirlenir. Deyim yerindeyse, onu yansıtır"ken;[70] "Başkasını ve kendini tanımak, kendini düşünmek, yabancılaştırıcı yeni çelişkilere yol açarak çelişkileri çözümlemekti."[71]

Bu böyleyken; "Marksizmde, yabancılaşma çelişkinin mutlak temeli değildir. Tersine: yabancılaşma, insanın içindeki çelişkinin ve oluşumun bir veçhesi olarak ortaya çıkar. Yabancılaşma, diyalektik zorunluluğun insanî oluşumdaki biçimi"ydi.[72]

Yani "Bireyler, tasarımlarında kendi öz gerçekliklerini karmakarışık etmektedirler ve bu da, gerçekliklerinin bir parçasını oluşturmaktadır. Bilinç, bilinçli varlıktan başka şey olamaz, ama bilinçli varlığın bir yasası, bu bilincin varlıktan farklı olmasını gerektirmektedir; yani bilinç, bu varlığı olduğundan farklı bir şekilde yansıtmakta ve algılamaktadır."[73]

Kolay mı? "Para, insan elinin yarattığı malların soyut simgesi olan ve bir efendiye dönüşen para, çalışan ve üreten insanları buyruğu altına almıştı."[74]

Émile Zola'nın, "İnsanın alışamayacağı hiçbir şey yok. Alışıyoruz, ama çok şey kaybediyoruz. Kendimiz, kendimizi böyle tüketiyoruz," tarifindeki bir ufuktaydık...

Ya "Pişmanlık... Asla pişmanlığa boyun eğmeyin, kendinize şunu deyin: Pişmanlık, ilk yapılan aptallığa bir ikincisini eklemektir,"[75] uyarısına sırt dönülüp teslim olunacaktı ya da "dinozor" ilan edilme pahasına "Sınırlılığın içinden insan, belirlenmiş, insani bir sınırsızlık çıkarır; bu sınırsızlık doğal var oluşun belirlenmemişliğini kuşatır, özgürleştirir ve aşar. Bu belirlenmiş sınırsızlığa, insan gücü, bilgi, eylem, aşk, tin, ya da kısaca insani olan denebilir,"[76] bilinciyle direnilecekti...

Direnenlerden yana saf bağlayıp, ilk gençliğime, o filinta endam günlerime ihanet etmedim...

Kolay da olmadı! Çok şeyin "var olduğu", ancak insan(lık)ın azaldığı çürüme ortamında, "Bir acı sonuna kadar yaşanmadıkça geçmez," diyen Marcel Proust'u doğrulayan tarzda tecelli ettiği güzergâhta neler yitirdik, neler?

Çürüme/ çözülme her şeyi meta fetişizminin acımasızlığıyla daha da berbatlaştırırken; hep Epiktetos'un, "Eğer öküzlerle domuzlar konuşabilseydi, yemden başka şey düşünenlerle alay ederlerdi," uyarısını terennüm edip; insanların ne olduklarıyla değil, ne olabilecekleriyle ilgilenerek; celladına saygı duyan kurbanlardan nefret ederek, nefes aldım.

İnsan(lar)ın erdemi övüp, ondan nefret ederek kaçtığı o karanlık kesitte yenilenin insan(lık) olmadığına, pes eden insan(lar)ın var olduğuna inanıyordum.

Özetle çoğunluk beton bir duvarın ardında yaşıyorken; acılarımızla zenginleştik.

"İnsan henüz yaşarken birçok kez ölür,"[77] gerçeğinin bilincinde insan(lık)da direnç, kendine güven olmalı, bilinçle inanmalı. En ummadığımız zamanda her şey yoluna girerdi.

Bu doğrultudaki kararlılığımızla; öfkelenme, itiraz yeteneğimizi kaybedersek tükeniriz ve bunu reddetmeliydik. 

Öyle de yaptım. Abarttığım, hata yaptığım, kırıp döktüğüm olmadı mı? Oldu elbette...

Ancak devrimci kusurlu olma cesaretine sahip olandı. Hatadan korkan hiçbir şey yapamazdı. Hata yapmaktan korkulmamalıydı. Çünkü nasıl yaşanacağını öğrenmenin, doğruyu bulmanın başka bir yolu da yoktu!

Lakin tüm bunlar içinde en önemlisi sevdasız kavga, kavgasız sevda olmayacağı bilinciyle sınıfsız, sömürüsüz, sınırsız bir dünyanın ütopyalarından hiç şüphe duymadım; Komutan(ımız) Fidel Castro'dan öğrendiğim(iz) üzere:

"Devrim, geçmiş ile gelecek arasındaki kıyasıya mücadeledir..."

"Devrim, üzerine gül yaprağı serpilmiş yatak değildir..."

"Devrime 82 kişiyle başladım. Şimdi olsa devrime inanmış 10-15 kişi yeterli olur. Eğer planınız ve inancınız varsa ne kadar küçük olduğunuzun önemi yoktur..."

"Dünyada kapitalizm de dahil olmak üzere hiçbir şey değiştirilemez değildir..."

"İnsanlar sosyalizmin başarısız olduğundan bahsediyorlar. Peki kapitalizmin başarısı hani? Afrika'da, Asya'da, Latin Amerika'da mı?..." 

"Yoksulluk problemlerini çözmek için kapitalizmin hiçbir kapasitesi, ahlâkı ve etiği yoktur..."

"Kapitalizmi tiksindirici buluyorum. O kirli, o hantal yabancılaştırandır. Çünkü savaşa, ikiyüzlülüğe ve rekabete neden olur..."

"Bizler çoğu kez insan hakları üzerine konuşuyoruz. Ama aynı zamanda insanların hakları üzerine de konuşmalıyız. Diğerleri lüks otomobillere binebilsin diye neden bazı insanlar çıplak ayaklarıyla yürümek zorunda? Diğerleri 70 yıl yaşasın diye neden bazı insanlar 35 yıl yaşamak zorunda? Diğerleri müthiş derecede zengin olsun diye neden bazıları berbat bir şekilde yoksul olmak zorunda? Ben, bir parça ekmeğe bile sahip olamayan dünya çocuklarının adına konuşuyorum..."

"Bir gün ABD'deki kapitalist sistem de iflas edecek çünkü hiçbir toplumsal sınıf sistemi sonsuza dek yaşayamaz. Bir gün sınıflı toplum yapısı ortadan kalkacak..."

"İnsanlığı kurtarmak için bir şeyler yapılmak zorunda. Daha iyi bir dünya mümkün!.." 

"Ben bir Marksist Leninistim ve ömrümün son gününe kadar öyle kalacağım..."

"Biz yenilirsek kalkar yeniden deneriz, diktatörler yenilirse bu onların sonu olur..." 

"Her devrimcinin görevi devrim yapmaktır!" 

 

- TA: Bize biraz da 2000'li yılları anlatın. Küresel çapta solun ideolojik bir krizi olduğunu düşünüyor musunuz? Burada Antonio Gramsci'nin ünlü sözüyle ifade etmek gerekirse "Kriz eskinin ölmesi ve yeninin doğamaması olgusundan ortaya çıkar. Bu geçiş döneminde (interregnum-fetret devri) birçok hastalıklı olgu ortaya çıkar."

Kanımca çift boyutlu çok derin bir krizle karşı karşıyız. Tarihte böyle çift boyutlu başka bir kriz var mı? Bilmiyorum! Kapitalizmin büyük bir krizde olduğu aşikâr ama kapitalizme alternatif üretecek sol da krizde. Peki nereye varacak bu gidişatın sonu?

 

"Küresel çapta solun ideolojik krizi" nedir, nasıldır bil(e)mem. Ancak "sol", sol gibi olabilseydi böyle ol(a)mazdı. O hâlde "sol" olmayan yeni sağcılığa niye kafa yoruyorsunuz ki?

Gelelim "sosyalizmin krizi iddiası"na(?!)

Orta yerde "sosyalistlerin krizi", "komünistlerin öndersizlik problemi" olduğunu inkâr edemem; ama bu hâl niye sosyalizme ciro ediliyor ki?

İşçi sınıfı hakikâtine aldırmayanların "post" veya "radikal demokrasi" zırvalarının "günah çıkarma seansları"nın devrimcilikle hiçbir alâkâsı yoktur, olmamıştır da!

Burada bir parantez açıp ekleyeyim: Neo-liberal "iddialar"daki üzere "bir anomali" görenleri tarihin tekzip ettiği üzere tüm devrimler özü itibariyle Ekim Devrimi'nin doğrulanmasıdır.

Karl Marx, Frierich Engels, V. İ. Lenin bir bütündür.

Bunları atlamadan; olup bit(mey)en açısından yaşanan deneyim açısından soru(n) olması gereken biçimde ideolojinin siyaseti biçimlendirmesi yerine; pragmatik biçimde siyasetin ideolojik hattı gütmesi oldu. ("Barış içinde bir arada yaşama", "Konverjans teorisi", "Halkın Devleti" vs... Bu hâle ilişkin çok eskilerde İttihat ve Terakki şefi Enver Paşa da, "Mefkûreler gerçekleşmeyince, gerçekleri mefkûreleştirmek gerekir," dermiş; biz buna reel-politikerliğin pragmatizmi derdik!)

Bu kapsamda bir "Meydan Okuma" olarak Ekim Devrimi'nin "siyasal planda yenilmiş olduğu varsayımı"na, kesinlikle katılmıyorum!

Sektörel Reel Sosyalist Ülkeler Topluluğu'nun likidasyonu ile yenilen Ekim Devrimi'nin ülküleri ve pratiği değildi; başka bir şey, yani başkalaşan bürokratik deformasyonun kaçınamadığı sonuçlarıydı.

Bu çerçevede, eğer orta yerde "dokunulmaz doğrular" veya "tekrarlar" varsa; M-L'den söz edilemeyeceği gibi, bunun sorumlusu da M-L olamaz!

Ve nihayet: Yeni bir toplumun kurulması için V. İ. Lenin'in, "İnsanlık henüz gelişmedi ve biz henüz işçilerin, tarım emekçilerinin, köylülerin, asker temsilcilerinin sovyetlerinden daha üstün ve daha iyi bir hükümet şekli bilmiyoruz." 

"O hâlde" mi?

Zırh içindeki eskinin öldüğü; ancak yeninin gelmediği geçiş sürecinde coğrafyamızın ve yerkürenin gerçek bir işçi sınıf hareketine ihtiyacı var. Sağa mahkûmiyete itiraz ederek, düzen içi sınırlara teslim olmayıp; Ulrike Meinhof'un, "Sınıf mücadelesi temelli parlamento dışı muhalefettir." "Eylem yeteneğimiz dışında hiç bir şeyimiz yok,"uyarısına sırt dönmeyerek; defanstan ofansa geçen tarz-ı siyaset ile...

Bu noktada "Düşmanla kurduğun her temas, eğer onu teslim almak için değilse, teslim olmak içindir," vurgusuyla yeni bir politik ilişki öneriyoruz, ters yüz edilmiş bir politik ilişki. Hükümet görevlilerinin kumanda değil, itaat ettiği, insanların itaat etmedikleri ama yönettikleri bir biçim," diye haykıran Komutan Yardımcısı Marcos'un...

"İnsan ancak yüreğiyle baktığı zaman doğruyu görebilir. Gerçeğin mayası gözle görülmez," saptamasıyla Antoine de Saint-Exupéry'nin...

"Ne kadar yol kat edilebileceğini, sadece çok ileri gitme riskini alanlar öğrenebilirler," uyarısıyla Thomas Stearns Eliot'un...

"Düşünce çimen gibidir. Işığı arar, kalabalığı sever, melezlenmek için can atar, üzerine basıldıkça daha iyi büyür," diyen Ursula Kroeber Le Guin'in yolumuzu aydınlattığı unutmadan...

"İyi de sürdürülemez kapitalizmin III. Büyük Bunalımı'nda nasıl" mı?

Yanıtı(mı): "Savaşın sonucu savaşılmadan öğrenilemez." "Yaşa ve öğren!"[78] diyen Napoléon Bonaparte'a bırakıyorum.

"Nereye gittiğini bilmeyen, uzağa gidemez."[79]

"Hiçbir şeye cesaret edemeyenin hiçbir şeyi olamaz."[80] 

"Dünyayı yöneten hayal gücüdür, ama hayal gücünün hedeflerini elde etmek için kullandığı araç da toplardır."[81]

Bu yolda insan(lık)ı kurtarmak tek hedef Karl Marx'ın, "Kapitalizm sadece işçileri sömürmekle kalmaz, aynı zamanda doğayı da bir fare gibi kemirir." 

"Kapitalizm; doğanın en büyük düşmanıdır. Kapitalizmde insan sevgisi yoktur. İnsanı mekanik bir böcek gibi görür. Kapitalizm vatan sevgisi, barış istemez

DEVAM EDECEK

Kaynak: Editör:
 
Etiketler:
Haber Videosu
Yorumlar
Modül 1

Bu modül kullanıcı tarafından yönetilir, ister kod girilir ister iframe ile içerik çekilir. Toplamda kullanıcı 5 modül ekleme hakkına sahiptir, bu modül dahil tüm sağdaki modüller manuel olarak sıralanabilir.

Haber Yazılımı