Bugün - 19 Eylül 2020 Cumartesi
İstanbul 27°°C
Anasayfa
Hakkımızda
Künyemiz
Yeni Üye
Siyaset Gündem Ekonomi Duyurular Sağlık Yaşam Özel Makaleler Kültür Spor Özel Haber Siyaset Diğer »
Haber Detayları

Halk Okulu Dergisi'nin Grup Yorum Üyesi Ali Aracı İle Yaptığı Röportajı Yayınlıyoruz

halk okulu ali aracı grup yorum

Gündem Haberi - 17 Eylül 2020 Perşembe - 08:23
halk okulu ali aracı grup yorum
Resmi küçültmek için üzerini tıklayın...

Tutsaklık koşullarınızdan bahseder misiniz? Bu koşullarda halkın sanatçısı olarak neler yaşadınız?
Silivri Hapishanesi’nde tutsak kaldım. Silivri hapishanesi tam bir tecrit ve işkence hapishanesidir. Ben
tutuklanmadan önce hapishanenin adını sıklıkla duyardım. Devrimci tutsaklara sürekli saldırıyorlardı.
Saldırılar ve direniş iç içe geçmişti bu hapishanede. Birçok devrimcinin kolunu kırmışlar, yüzlerce yıla
varan görüş, iletişim cezaları vermişlerdi tutsaklara.
Silivri Hapishanesi’ne ilk girdiğimde bu baskıları ben de yaşadım. Öncelikle tek başıma bir hücrede
günlerce tuttular. Bu süre içinde hemen yan hücredeki özgür tutsaklar birçok ihtiyacımı karşıladılar.
Yüksek duvarlar, gökyüzünü örten tel kafesler olsa da çok yaratıcıydı özgür tutsaklar. Tek başıma
hücrede tutulsam da hem gerekli ihtiyaçlarımı karşıladılar hem de gazete, haber paylaşımını sürekli
yaparak tecriti kırmayı sağladılar.
Bir süre sonra, birlikte tutuklandığımız arkadaşlarla beni aynı hücreye koydular. İki üç hafta
geçmemişti ki, yer değişikliği yapacaklarını söylediler. Koridorda, beyaz gömleğiyle duran müdürün
gözetiminde onlarca gardiyan karga tulumba bizi başka hücrelere götürdüler. Sözde sadece koridoru
boşaltacaklarmış. Ama bunu da bize saldırarak yaptılar, her birimizi tek tek hapishanenin birçok
yerine dağıttılar. Eşyalarımızı da ayıramadığımız için, üçümüzde de malzemeler eksik oldu. Örneğin,
beni koydukları hücreye herhalde aylarca kimseyi koymamışlar. Yemek kaplarının içinde aylar
öncesinden kalan yemekler küflenmişti. Hücrenin içi kir toz içindeydi. Ama hiçbir temizlik maddesi
yoktu elimde. İstediğimde ise getirmediler. Fiziki olarak bir işkence yapmamışlardı, ama günlerce bu
kirli hücrede tek başıma tutarak işkence yaptılar. Elbette bu durumu protesto ettik, birbirimizin
seslerini uzaktan da olsa duyabiliyorduk.
Dört beş gün sonrasında, arkadaşlarımızın olduğu koridora götürüldük.
Bir gün ailelerimizle açık görüş yapıyorduk. Koronavirüs’ten önceki süreçteydi. Biz ailelerimizle yüz
yüze görüşmenin mutluluğu içindeydik. Görüş alanından tek tek çıkarılıyorduk. En son ben kalmıştım,
çıktım, koridorda yine onlarca gardiyan vardı. Daha ağzımı açmadan, ne olduğunu anlamadan,
arkadan kollarımı büktüler, ağzımı kapattılar, zor nefes alabiliyordum. Bu durumdan kurtulmaya
çalışırken, “direnme kolunu kırarım” diye tehdit ediyordu gardiyan. Hücreye kadar götürüp içeri
attılar. Meğer tüm arkadaşlara aynı şekilde saldırmışlar. “Bundan sonra slogan atmak yasak” dediler.
Sonraki hafta yine görüş sonrasında saldırdılar, aynı şekilde saldırdılar. Yan hücrede kalan Grup
Yorum’dan Barış Yüksel’i yere yatırıp yakası açılmamış küfürlerle işkence yaptılar. Sloganlarla, kapıları
döverek karşılık verdik.
“Slogan attırmayacağız” diyorlardı. Biz devam ettik slogan atmaya. Ve elbette, faşizmin sürekli
saldırısına karşı sürekli bir direniş var hapishanede.
Gökyüzünü örten tel kafesler işkencedir. Kitap sınırlaması işkencedir. Sürgün sevkler işkencedir. Bu
saldırılara karşı 2016’dan beri, OHAL süreci başlamadan önce bir direniş başlamıştı. Devrimci
Tutsaklar ülkedeki tüm hapishanelerde Sürekli Faşizme Karşı Sürekli Direniş eylemlerine
başlamışlardı. Hapishane idareleri ise hazmedemiyor bu direnişleri. Her hücreden çıktığımızda
koridorda sloganlar atıyoruz. Gün içinde defalarca demir kapıları döverek protesto eylemi yapıyoruz.
Hücreden her çıktığımızda, geri dönerken, oturma eylemi yapıyoruz. Gardiyanlar yerde sürükleyerek
hücremize kadar getiriyorlar. Bu eylem onları çok zorluyor. Bu eylem gardiyanlara kişisel bir garez

nedeniyle yapılmıyor. Bakanlığı zorlayın, hakkımızı versinler diyoruz. Hapishane idaresi ise
gardiyanları bize karşı kışkırtıyor, saldırganlaştırıyor. Biz gardiyanlara da sürekli anlatıyoruz, bize
yapılanlar insanlık suçudur. Kitap vermemek insanlık suçudur. Tecrit insanlık suçudur.
Son süreçte bizim bulunduğumuz Silivri Hapishanesi’de, koronavirüs bulaşmaması için, gardiyanlarla
fiziksel temasımızı mümkün olduğunca kısıtlamak için oturma eylemlerine ara vermiştik. Diğer
eylemler ise devam ediyor.
Açlık grevinde yüzüncü günlere yaklaştığımda, üst araması yapan gardiyanlar ellerini dokunup, ürküp
geri çekiliyordu, utanıyordu. Direniş gardiyanları da etkiliyor. “size yazık olacak, yapmayın” diyenler
oluyordu. Bunu insani bir duyarlılıkla yapanlar da vardı, saldırganlaşanlar da vardı.
Silivri’nin en saldırgan, işkenceci başgardiyanı çok pişkin, “öleceksiniz” diyordu sürekli. Bizim açlık
grevi direnişimiz gardiyanları da etkiliyordu.
İbrahim bir deri bir kemik kalmıştı ve mahkeme tahliye etmemişti. Gardiyanlardan bu duruma
üzülenler çok oldu. Bin bir güçlükle İbrahim tahliye edildiğinde, gardiyanlardan bir tanesinin gözyaşını
tutamadığını görmüştük.
İbrahim şehit düştüğünde, onu tanıyan, gören gardiyanlar başsağlığı dilediler.
Birçok gardiyan ise, robotlaşmış gibiydi sanki. İnsanlıktan çıkarılmış gibiydi. Bir selam dahi
vermiyordu. İdarenin sürekli kışkırttığını anlıyorduk.

Müzik aletiniz var mıydı? Sanatsal üretimlerinize devam edebildiniz mi?
Tutuklandığımda kardeşim kaval yatırdı. Ancak aylarca kavalımı bana vermediler. Herhangi bir
gerekçe de sunmadılar. Her tutuklunun bir enstrüman alma hakkı vardır. Buna rağmen
başgardiyanın, müdürün keyfi tutumuna göre değişebiliyor bu kararlar. Kavalımı almam da yine
direnişin sayesinde oldu. Hepimiz açlık grevindeydik, İbrahim, Helin ölüm orucundalardı. Benim de
açlık grevindeki günlerim ilerliyordu. Öncesinde defalarca savcılığa, infaz hakimliğine yazmama
rağmen kaval verilmedi. TBMM İnsan Hakları Komisyonu’na dilekçe verdim yine sonuç çıkmadı.
Direniş ilerleyince kavalımı aylar sonra verdiler. Çok sevindim tabii ki. Düşünün, bir enstrümanı dahi
vermeyerek nasıl bir psikolojik baskı kuruyorlar. Ama kavalımı daha alamadığım zamanlarda da müzik
çalışmalarına başlamıştık. Biz üç Grup Yorum üyesi yakın hücrelerdeydik. Barış ve ben yan yana
hücrelerdeydik. Hemen arka koridorda İbrahim vardı. Haftanın belli günleri beste çalışmaları
yapıyorduk. Ayrı hücrelerde, yüksek duvarların, demir kapıların arkasından sadece seslerimiz birbirine
ulaşıyordu. Buna rağmen ortak çalışmaya hiç ara vermedik. Hasan Hüseyin Korkmazgil’in Kızılırmak
destanını bestelemeye başlamıştık. Ayrıca, ayrı ayrı beste, şiir çalışmalarımız da oluyordu. Beste
üretimi konusunda İbrahim daha yoğun çalışıyordu.
Hücreden hücreye İbrahim’le nota çalışması dahi yaptık. Birbirimize seslenerek, ezgileri söyleyip,
bunların notasını kağıda geçiriyorduk.

Sanatsal çalışmalarımızı yürütmemizi engelleyen birçok engel vardı. Buna rağmen çalışmalarımızı
sürdürdük, yaratıcılığımızı kullandık. Örneğin arka koridordaki genç bir tutsak arkadaşla flüt çalışması
yaptık. Flüt öğrenmek istemişti. Sıfırdan flüt öğretmeye başladı. Nota yerlerini kağıda çizerek,
havalandırmadan havalandırmaya, tel kafeslerin arasından fırlatıp ulaştırdık. Kısa süre içinde epey
ilerledi arkadaşımız. Birbirimizin yüzünü görmeden derslerimize, ben tahliye oluncaya kadar devam
ettik. Şimdi ona nota göndereceğim. Ayrıca başka hapishanelerden şarkı notası isteyenler oluyordu,
onlara bildiğim şarkıların notasını yazıp gönderdim. Beste çalışması yapan tutsaklar notalarını yazıp
iletmişlerdi, mektupla da bazı teknik düzeltmeler yaparak müzik çalışmasını sürdürdük. Mektubun
gitmesi gelmesi ayları buluyordu. Yine de çalışmamızı sürdürüyorduk. Beste, nota konusunda birçok
özgür tutsağın kendisini oldukça geliştirmiş olduğunu fark ettim. Sürekli üretiyorlardı.
Ben ayrıca bir roman çalışmasına başladım. Hayatımda hiç roman yazmadım, nasıl yazılır bilmiyorum.
Yaşadığımız yılları anlatmaya ihtiyaç var, buna inandım. Öncelikle bazı romanları sırf bu gözle
okudum, neyi nasıl anlatmış. Bazı öykü kitaplarını okudum. Bu gözle okuyunca, yazarların bazı
teknikleri kullandıklarını fark ettim. Bunları not aldım. Bazı öyküleri okuduktan sonra, “Bizim
yaşadığımız, birbirimize anlattıklarımız bu öykülerden çok daha etkili ve anlamlı” diye içimden
geçirdim. Bu düşüncemi başka tutsak arkadaşlara da örnekler vererek mektupla yazdım. Elbette
yazarlarımızın değerini küçümsemek değildi amacım. Tersine, özgür tutsakların yazdıklarının,
anlattıklarının en az bu yazarlarımız kadar değerli olduklarını anlatmaya çalışmıştım.
Romanı yazmaya her oturduğumda, ayağım geri geri gidiyordu. Ben de yapamayacağımı
düşünüyordum. Düzenli çalıştıkça, başka romanları öyküleri okudukça, onlardan teknik notlar
çıkardıkça, hem yazma isteğim arttı, hem de yapabileceğime inanmaya başladım. Birlikte hücreyi
paylaştığımız ilkokul mezunu bir arkadaş da yazmaya başladı, onun yazdıkları da çok güzeldi. Kendi
yaşamını anı roman biçiminde anlatmaya başladı. Halkımız için faydalı olacağına inanıyorum bu
çalışmaların. Birçok özgür tutsak roman yazmaya başlamış, bu çalışmalar çok güzel olacak.
Yeni bir çalışmaya başlamıştım, bir sanat kitabı çalışması. İlkel toplumdan bu güne, toplumsal
mücadelede sanatı anlatmayı hedefliyoruz. Çok kapsamlı bir çalışma olacaktı. Ülkemizin öbür
ucundan hapishaneden arkadaşlar, sağ olsunlar çok yardımcı oldular. Okudukları kitaplardan birçok
alıntı yolladılar. Sayfalarca yazıyı elle yazıp mektupla ilettiler. Tek başıma böyle bir çalışmanın altından
kalkmam mümkün değildi. Birçok hapishaneden arkadaşlar mektuplar, yazılar yolladılar. Kısa sürede
yüzlerce sayfa not toparlandı. Yani aslında Grup Yorum’un kolektif çalışmasının çok canlı bir pratiğini
yaşadım içeride. Gerçekten, Grup Yorum’un ürettiği her şarkı, her kitap onlarca, yüzlerce insanın
emeğiyle ortaya çıkıyor. Bu nedenle Grup Yorum’u hiçbir güç yok edemez. Her özgür tutsak bir Grup
Yorum emekçisidir.
Nazım Hikmet biyografisi çalışmamız da var. Nazım’a dair yüzlerce kitap var. Nazım’ı yalan yanlış
anlatıyorlar. Halkımıza Nazım’ın devrimci yaşamını anlatmaya ihtiyaç olduğunu düşündük. Biyografi
için birçok kitap okudum, notlar çıkardım. Ve elbette, diğer hapishaneden arkadaşlar da zaten
başlamışlar böyle bir çalışmaya. Onlar da birçok alıntı yolladılar.
Kolektivizmin yaratıcı, üretken gücünü çok canlı yaşadığım bir süreç oldu. Tüm sansür, mektup
engellemelerine rağmen kolektif çalışmayı sağlayabildik.
Hapishanede bir sanatçı olmanın bir zorluğu da şu, güncel birçok sanat olayı yaşanıyor. Ama bunlara
dair bizim düşüncelerimizi halkımıza anlatmamız tecritle, mektupların engellenmesiyle engelleniyor.

Gazetelerde, televizyonlarda birçok haber çıkıyor, kısa, uzun mektuplar yazarak düşüncelerimi ilettim.
Bunlar dışarıya ulaştı mı, ulaşmadı mı bir türlü bilemiyordum. Ama ben sürekli yazmaya devam ettim.
Örneğin, genç bir yetenekli müzisyen röportaj yapmış. Yetenekli olsan da şans lazım diyor. Yani binde
bir ihtimalle iyi para kazanabilir. Aslında tüm bu röportajlar, halkın sanatını yapmanın ne kadar doğru
olduğunu anlatıyor. Piyasaya sanat yapmanın, müzisyenlerin ruhunu çürüttüğünü gösteriyor.
Hapishanede olsak da gazete eklerinde yer alan “ünlü sanatçıların” bunalımlı ruh hallerine,
çürümüşlüklerine karşı yazarak, üreterek mücadele etmeye devam ettik.
İçeride ayrıca, sanat ve mücadele iç içe geçmişti. Örneğin Şiir ezberleme çalışması yaptık. Aslında
amaç “şiir” ezberlemek gibi genel bir “kültür etkinliği” değildi. Özellikle Nazım Hikmet’in şiirleri
devrimci tutsaklar için tam bir ideolojik cephanelik gibidir. Ve içeride, dört duvar arasında, üç kişinin
yirmi dört saat birlikte yaşadığını düşündüğümüzde haliyle küçük sorunlar çıkabiliyor. Oysa faşizm var,
oysa tecrit var. Tecrit hücrelerinin bizi küçük sorunlara boğmasına izin vermedik. Örneğin Nazım
Hikmet’in “Ses” şiiri güçlüdür. “Çeneni avuçlarının içine alıp, duvara dalıp kalma / Çeneni avuçlarının
içine alma, kalk pencereye gel...” tek başına tutulan bir özgür tutsağa, uzaktan uzağa bağırarak bu şiiri
okuduğumuzda birbirimize güç oluyoruz. Ya da okuma yazmayı pek bilmeyen bir özgür tutsak,
kendisini “cahil” gibi görebiliyor. Oysa değil. Çünkü ekmeği, adaleti,kavgayı biliyor. Bunun için
mücadele etmiş, tutsak düşmüş. Ama kendisini ifade edemediği için, ilkokul mezunu olduğu için, ya
da ilkokulu bile bitiremediği için, üniversite mezunları kadar teorik cümleler kuramayabiliyor. Bu
durumda, yine Nazım’dan şiirle kendi annesi, babası üzerinden, kendi gücünü göstermeye çalıştık.
“Türk Köylüsü, Topraktan öğrenip, kitapsız bilendir, / ...”
Ve sanatın gücü, şiirin gücü özgür tutsak cephesinde, faşizmin tecrit hücrelerine karşı bir cephanelik
gibiydi.
İki arkadaş her gün bir saat, yüzlerini havalandırmanın pis kokan rögarına dayayıp, karşılıklı defalarca
bunun gibi şiirleri birbirlerine ezbere okumaya başladılar. Nazım usta yıllar önce şöyle demişti
şiirinde, “Şarkılarımız varoşlarda sokaklara çıkmalıdır /... ... ... / Şarkılarımız ön safta, en önde
saldırmalıdır düşmana / ve bizden önce boyanmalıdır şarkılarımızın yüzü kana”
Şiirlerimizle, şarkılarımızla tecrit işkencesine karşı savaştık. Faşizme karşı direniş ruhunu şiirle, marşla
ayakta tuttuk. Ve tabi, tarihsel halklılığımızı sürekli tekrarlıyorduk. Tarihsel olarak, sınıfsal olarak biz
haklıyız.

Siz grup olarak bireysel değil kolektif üretimle yaratılan bir tarihe sahipsiniz? Hapishane
koşullarında bu konuda yaşadığınız zorluklar oldu mu? Nasıl aştınız?
Bu sorunuza az önce kısaca cevap verdim. Biraz daha devam edebilirim. Hapishane koşullarında,
kolektif üretime dair, 15 aylık tutsaklığım sürecinde yaşadıklarımı tek başına anlatsam herhalde bir
kitap çıkar. Çünkü tek başına benim yaşadığım bir şey değil. Sorunuzda sorduğunuz gibi, kolektif
üretime dayalı bir tarihe sahibiz. Ki Grup Yorum ilk günlerinden beri hapishanelerde devrimci
tutsaklarla sürekli bir kolektif paylaşım yapıyor.

Hapishanede kolektif üretimin önündeki en temel engeller; iletişim yasakları, tecrit hücreleri, ülkenin
her tarafına dağıtılmış tutsaklar, sürgün sevkler, kitap yasakları, ziyaret yasakları...
Bunlar arttırılabilir. Çünkü bir anda öyle bir engel çıkıyor ki, hiçbir akla mantığa sığmıyor. Hapishane
yönetimlerinin en sevdiği kelime; “Yasak!”
Örneğin, kitap sınırlaması olduğu için, on kitaptan fazlasını çıkarmamız gerekiyor. Hasan Hüseyin’in
Kızılırmak destanı kitabının tümünü, aynı kitaptaki gibi birebir kopyasını elle kendimize yazdık.
Böylece kitabı çıkarıp başka kitap aldık ve Kızılırmak destanı için beste çalışmasına başlayabildik. Yan
tarafta Barış gitarının akordunu yapmak istedi, akort aleti hücreye verilmiyor. Her hapishane farklı bir
uygulama yapıyor. Akort yapamadığı için gitarı çalamadığı zamanlar oldu. Biz de besteleri ağzımızla
söyleyerek, ezgileri ağzımızla çalarak devam ettik. Çalıştığım sanat kitabına dair, İbo’ya başlıkları
ilettim. İbrahim konu başlıkları için, içerikleri için önerilerini iletti. İbrahim’in yaptığı besteye dair,
nakaratları, inişleri çıkışları vs çalıştık. Bütün bunları birbirimizin yüzünü görmeden, sadece seslerimizi
duyarak yapıyorduk.
İbo ve Helin'in şehitlik haberini aldığınızda aklınıza ilk gelen anılarınızı anlatabilir misiniz?
Helin’in İbo’nun şehitliği çok canımı yaktı. Kardeşten öte bir bağlılığımız vardı. Helin’le ilk olarak
Haziran Ayaklanması döneminde tanışmıştım. Etrafında arkadaşlarını toparlıyordu, yerinde
durmuyordu. Ne kendi nefsini korur, ne düşmanı kayırır, aynen böyleydi. Onu, Grup Yorum’da
aramızda görmek isteğimizi söylediğimizde çok şaşırmıştı. Enstrüman çalmayı bilmiyordu, böyle bir
şeyi aklının ucundan dahi geçirmediğini söylemişti. Önce itiraz etti, gençlerle iç içe olmak istiyordu.
Sanat alanında hareketsiz kalmak istemediğini söylemişti. Halk çocuklarını halk sanatçısı yapmak
istediğimizi anlatmıştık. Gençlerle yapacağımız hedeflerimizi anlatmıştık. Bunun ardından ikna oldu,
çünkü uzun süre hareketsiz kalamazdı. İdil’e geldiği anında belli olurdu, girer girmez kahkahaları,
koridorun bir ucundan öbür ucuna birbirleriyle kovalamacalar, ortalık çocuk yuvasına dönüyordu
neredeyse. Helin’in olduğu yerde cansıkıntısı diye bir şey olmazdı.
Konserimiz yasaklanmıştı. Çatı konseri yapmaya karar vermiştik. Kısmen daha örgütsüz olan
Örnektepe’de konseri yapmaya gönüllü oldu. Günlerce gidip çalıştı. Bir defasında yüzü kıpkırmızı,
öfkesinden burnundan soluyarak geldi. “Bulduğumuz konser yerini polis tehdit emiş, iptal oldu” dedi.
Öfkesinden ağlayacaktı neredeyse. Vazgeçmedi, tekrar gitti, mahallede korocularla kapı kapı konser
çağrılarını dağıtmaya devam etti. Konser günü en son fotoğraf Helin’in olduğu mahalleden düşmüştü
internete. Beş, altı katlı binanın tepesinde, çatı aralığında elinde megafonuyla, yanında diğer
Yorumcularla konser veriyordu.
Hapishanede önceki tutukluluğumuzda, sürgün sevklere karşı hücreyi tutuşturmuştu. Bunun için dava
açıldı, savcı sözde sahiplenmeye çalışmış, “sen zaten az yatıp çıkacaksın, niye sen yaktın ki, diğerleri
yaksaydı”. Helin çok kararlı, çok köşeli cevap vermişti “Elbette ben yakmalıydım, sürgün sevkleri
durdurun.” demişti.
Her zaman en zor işleri üstlenirdi. Bunu da gönül rahatlığıyla yapardı Helin. Özellikle müzisyenlik,
sanat çalışmalarında ilk başlarda neredeyse hiç bilgisi yoktu. “Bilmiyorum, ama öğrenirim” deyip
dalıyordu işlerin içine.
Helin’in ölüm orucuna gönüllü olması, bir efsane haline gelmesi asla tesadüf değildi.

İbrahim’le çok daha uzun süre birlikte çalıştık. En büyük özelliği öfkesini tüm çıplaklığıyla
göstermesiydi. Polis saldırılarında, televizyondan izlediğimiz bir haberde ilk tepkileri her zaman İbo
verirdi. Hatta televizyonun karşısında sağa sola volta atıp, o televizyondaki karşısındaymış gibi
içindekileri sayıp dökerdi. Çok güçlü bir gözlemcidir İbrahim. Tiyatroda oyuncu olarak da oynadı ve o
kocaman cüssesiyle yaptığı taklitler, benim diyen tiyatroculara taş çıkartırdı.
Hiç unutmadığım bir anısı, Edirne’de gençliğe yönelik linç saldırısı yapılmıştı. İstanbul’dan otobüslerle
desteğe gidildi, İbo en öndeki otobüsteydi. Yolda durdurdular, gaz sıktılar, işkence yaptılar kimse geri
adım atmadı. İbrahim’in hastalıkları da vardı, karaciğer yağlanması vardı. O gaz saldırısında çok yoğun
gaza maruz kaldığı için baygın düştü. Onu İstanbul’a geri göndermek istediler, kendisine geldiğinde
“hayır” dedi “burada kalacağım” kimse onu ikna edip geri yollayamadı.

Tahliye edildikten sonra İdil Kültür Merkezi'ne yeniden geldiğinizde kapıdan girerken yaşadığınız
duygu ve anıları anlatabilir misiniz?
Şimdiye kadar sayısını hatırlamadığım kadar gözaltına alındım, İdil’e döndüm. Yıllar içinde dört defa
tutuklandım, tahliye edildim. Bunların hiçbirinde şimdi yaşadığım duyguların hiçbirini yaşamamıştım.
Bu defa bambaşka bir duyguyla çıktım. Hapishaneden çıkarken, Helin ve İbrahim elimden tutup
çıkarmış gibi hissettim. Biz kardeşten de öte yoldaştık. Helin’in annesi, İbrahim’in babası, annesi,
benim babam, kardeşim. Aramızda çok güçlü bir bağ vardı. Bir dönem her hafta bir araya gelirdik.
Bizim annemiz, babamız değil, yoldaşımız gibiydiler. Yorum’un büyük, geniş bir ailesi gibiydik. Hala
öyleyiz. Kardeşim şehit düştüğünde yaşadığım acının, öfkenin aynısını yaşadım. Emin olun en az onun
kadar içimi yaktı. Kardeşimle paylaşımım azdı, onlar küçüktü, ben üniversiteye gitmiştim, sonra
İstanbul’a gelmiştim, yoldaş olduk ama çok az birlikte çalışabildik. Ama İbo’ya, Helin’le bir ömür
birlikte geçirdik. Ahmet Amca’yla, Aygül Teyze’yle anne babadan daha öte bir sevgi bağı kurduk.
Etimden, kanımdan bir parça oldular yıllar içinde. İşte Helin’i, İbo’yu kaybetmenin acısıyla, onları
katledenlere duyduğum öfkenin keskinliğiyle çıktım. Hiçbir yere uğramadan Silivri’den doğrudan İdil’e
gittim. Genç Yorumcular, korocular kapıdaydılar. Karşıdan esnafler, apartmanımızdan komşularımız
pencereden selam verdiler. Evime gelmiştim. Yaklaşık on gündür dışarıdayım, ve bu süre içinde,
neredeyse her gittiğim yerde, evine davet eden, İdil’e gelen her insanın bakışlarında çok farklı bir
anlam görüyorum. Gözlerimin çok derinlerine bakıyorlar. Ve ben Helin ve İbo’ya baktıklarını
görüyorum, hissediyorum. Şimdi üç yürek taşıdığımı hissediyorum. Onları sürekli yanımda
hissediyorum.
Ve en önemlisi, genç korocular, Grup Yorum’un genç üyeleri karşıladı kapıda. Biz tutukluyduk. Ama
son dört, beş yıldır onlarca baskını, saldırıyı bu genç arkadaşlar göğüslediler. Konserler yaptılar.
Hapishanede, dışarıda aynı anda atıyordu yüreğimiz. İdil’e geldiğimde bunu çok daha canlı gördüm.
Onlar da çok heyecanlıydılar, ben de.

Helin ve İbo'nun dünya halkları üzerinde yarattığı etkiyi hapishaneden takip edebildiniz mi?

Helin ve İbo’nun dünya halkları üzerinde yarattığı etkiyi esas olarak derginiz aracılığıyla takip
edebildik. Silivri hapishanesine derginizi vermiyorlardı. Ama yine de birçok yol, yöntemle derginizin
belli başlı yazılarını okuma fırsatımız oldu. Örneğin, dünyada İkinci Paylaşım savaşından sonraki en
büyük anti-emperyalist dayanışma örgütlenmiş. Grup Yorum’la dayanışma için 4 kıtada, 32 ülkede
eylemler yapılmış. Bunu derginiz aracılığıyla öğrendik. İçeride bizim gücümüze güç kattı. Siyasi zaferi
kazandığımızı o zamandan görmüştük. Ayrıca şuradan da anlıyorduk, AKP faşizminin yalanlarını
sıralayan televizyon kanallarında çok yoğun bir saldırı yapılıyordu. Doğrudan Grup Yorum’a, Helin’e
saldırıyorlardı, yalan haber yapıyorlardı. İktidarın en yüksek makamları doğrudan açıklama
yapıyorlardı. Sıkıştıklarını görüyorduk. Sevgili avukatımız Ebru’nun şehitliğinde bunu çok daha açık
gördük. En yüksek yargı organlarının olduğu, adli yıl açılış toplantısı Ebru ile açıldı. Halkın avukatlarının
adalet mücadelesi damgasını vurdu adli yıl açılışına. Dünyanın en güçlü avukat dayanışmasını,
sahiplenmeyi gördük. Gazetelerde boy boy ilanlar çıktı. Yani bizi en koyu sansürle bilgisiz, etkisiz
bırakmaya çalışsalar da, özgür tutsak cephesinde, ölüm orucu direnişinin etkisini tüm hücrelerimizde
hissediyorduk. Bizi tecrit etmeye çalışmışlardı. Oysa tecrit olan AKP faşizmi oldu. Halkımızı birleştirdi
direnişçilerimiz, solu birleştirdi, aydınları birleştirdi.

Bu etki ve sahiplenmenin altında sizce yatan nedenler nelerdi?
Çünkü biz haklıyız. Ekmek istiyoruz, adalet istiyoruz. Çünkü dünyanın her tarafında emperyalizm
saldırıyor, işgal ediyor. Ama sadece biz Marksizm Leninizm bayrağı altında yürüyoruz. Çünkü sadece
biz emperyalizme boyun eğmiyoruz. Bize çok doğal geliyor; Amerika Defol! Diyoruz. Oysa dünyada bu
sloganı söyleyen ve mücadele eden kimse kalmadı. Grup Yorum’un Bağımsız Türkiye konserleri bu
yanıyla çok önemlidir. Bu konserlerimizi gören izleyenler, dünyadaki dostlarımız. Bugün, Grup
Yorum’un ölüm orucu direnişini izliyor. İzlemekle kalmıyor, harekete geçmek için kendisini mecbur
hissediyor.
Ülkemizde de, dünyada da “sol” büyük bir çıkmaz içinde. Çünkü emperyalizmin karşısına çıkabilecek
ideolojiye sahip değiller. Emperyalizm, Sovyetler Birliğinin dağıldığı 1990’lardan Marksizme karşı
büyük bir savaş açtı. İdeolojik, politik, kültürel savaşı her alanda yürütmeye devam ediyor. Tecrit,
imha, devrimcilerin başına ödül koyma, uzlaşma vb... birçok politikayı hayata geçirdi. Bugün
birçoğunu aynı anda uygulamaya devam ediyor. Koca koca örgütler teslim oldu, beyaz gömlekler
giyerek silahlarını betona gömdü. Oysa dünyanın her yerinde yoksul halklar kan ağlıyor. Dünyanın her
yerinde mülteci göçmenler vatanlarını terk ediyor. Büyük adaletsizlik ve açlık sorununa karşı
Amerikancı, oportünist solun diyebileceği hiçbir şey yoktur. Biz ise Marksist Leninist ideolojiye sımsıkı
sarılmaya devam ediyoruz. Biz yoksul halkımızın çocuklarıyız. Halkımızın sanatını yapmaya devam
ediyoruz. Bu uğurda verilecek her mücadeleyi veriyoruz. İki canımızı şehit verdik, Konser yapabilmek
için şehitler verdik. Dünyada bunun örneği yoktur. Şili’de darbe olduğunda Allende elinde silahla
çatıştı, şehit düştü. İnti İllimani örneği verilirdi şimdiye kadar. Ama bu grup mülteci olarak ülke dışında
kaldı ve artık sadece nostalji müziği yapıyor. Kendi bestelerini dahi söylemekten uzaklaştılar.
Oysa biz, vatanımızda kaldık. Faşizmin en koyu, en saldırgan olduğu süreçte Kültür Merkezimizi
koruduk. Yeni öğrenciler yetiştirdik. Gizli, açık konserler yaptık. Besteler yaptık. Başımıza ödül
koydular.

İşte verdiğimiz mücadelenin gücü, hem ülkemizde hem dünyada büyük bir etki yarattı. Çünkü bunun
daha önce bir örneği yoktu. Konser yapmak için hiç kimse bu kadar büyük bir mücadele vermedi.
Dünyanın her yerinde, yüreği halklardan yana atan tüm sol grupları, halkları etkileyen bir direniş
yürütüyor Grup Yorum. Bu nedenle etkisi de büyük oldu.

 
Anahtar Kelimeler:halk, okulu, ali, aracı, grup, yorum,
Kaynak / Editör
 
Yorumlar
*** Yorum Yaz
Bu habere hiç yorum yapılmamış, ilk yorumu siz yapın.

Diğer Gündem Haberleri
HALK OKULU DERGİSİ'NİN 45. SAYISI ÇIKTI
TAYAD'LI AİLELER AÇIKLAMA: HALKIN HUKUK BÜROSU AVUKATLARI YALNIZ DEĞİLDİR!
GRUP YORUM: YALNIZ DEĞİLİZ...

GRUP YORUM: YALNIZ DEĞİLİZ...
Şenyaşar Ailesi ÇHD İle Görüştü: Önemli Olan Davanın Unutulmaması
BERKİN ELVAN HABERİ YAPAN GAZETECİLER HAKİM KARŞISINDA
Gazi Halk Cephesi: Yaşasın Direniş Yaşasın Zafer!
Okmeydanı Cephe: Hasta Tutsak Ali Osman Köse İçin Yazılama Yapıldı
Diğer Başlıklar

İşkenceye Suç Duyurusu: Askerler 'Sizi Tararız' Dedi
HALK OKULU DERGİSİ'NİN 45. SAYISI ÇIKTI
TAYAD'LI AİLELER AÇIKLAMA: HALKIN HUKUK BÜROSU AVUKATLARI YALNIZ DEĞİLDİR!
GRUP YORUM: YALNIZ DEĞİLİZ...
Şenyaşar Ailesi ÇHD İle Görüştü: Önemli Olan Davanın Unutulmaması
BERKİN ELVAN HABERİ YAPAN GAZETECİLER HAKİM KARŞISINDA
Gazi Halk Cephesi: Yaşasın Direniş Yaşasın Zafer!
Okmeydanı Cephe: Hasta Tutsak Ali Osman Köse İçin Yazılama Yapıldı
ÇHD AÇIKLAMA: TTB'NİN ONURLU DURUŞUNU SELAMLIYORUZ 
66 Yaşındaki Hasta Tutuklu 8 Aydır Kontrole Gidemiyor
yorumcahaber1.com
Arşiv Arama
Facebook
Anasayfa
Site Haritası
Sitenize Ekleyin
RSS Kaynağı
Hakkımızda
Künyemiz
Facebook
Twitter
Bize Ulaşın
Copyright ©2013 - Tüm hakları saklı tutulmaktadır.
Bu sitede yayınlanan tüm resim, materyal ve içeriğin telif hakları tarafımızca saklı olup izinsiz alınıp kullanılamaz.
(38 Online) 0,08ms