Bugün - 25 Mayıs 2020 Pazartesi
İstanbul 27°°C
Anasayfa
Hakkımızda
Künyemiz
Yeni Üye
Siyaset Gündem Ekonomi Duyurular Sağlık Yaşam Özel Makaleler Kültür Spor Özel Haber Siyaset Diğer »
Haber Detayları

Halk Okulu – “Neden Açlık Grevi? Neden Ölüm Orucu?”

direnişler ölüm oruçları

Gündem Haberi - 28 Mart 2020 Cumartesi - 15:32
direnişler ölüm oruçları
Resmi küçültmek için üzerini tıklayın...
“Neden Açlık Grevi? Neden Ölüm Orucu?” başlıklı yazı dizimiz Halk Okulu dergisinden alınmıştır…
Direniş tarihimizi, günümüzü anlatabilmek için okurlarımızla paylaşıyoruz;
✭✭✭✭✭
 
NEDEN AÇLIK GREVİ?
NEDEN ÖLÜM ORUCU?
Adalet İçin Ölüm Orucu, Adalet İçin Açlık Grevleri!
Dört Bir Yanı Saran Adaletsizliğe Karşı Ölümüne Adalet İsteği!
 
ÖLÜM ORUÇLARI VE AÇLIK GREVİ DİRENİŞLERİ HALK ÜZERİNDEKİ ADALETSİZLİĞE ve BASKILARA KARŞI ÖLÜMÜNE DİRENİŞTİR.
BASKI VE ADALETSİZLİK İKİ ŞEYİ DAYATIR: TESLİMİYET VE ONURSUZLUK!
✭✭✭✭✭
 
1. BÖLÜM
(Bu bölüm Halk Okulu dergisinin 26 Ocak 2020 tarihli 11’inci sayısında yayınlanmıştır)
 
Sanatını Yapmanın, Hak İstemenin, Düşüncelerini ve Onurunu Korumanın Hiçbir Yolu Bırakılmadığında, Ölümüne Kararlılığın İfadesidir Ölüm Orucu Direnişi!
Ülkemiz yeniden ölüm orucu direnişi sürecine girdi. Mustafa Koçak ve Grup Yorum üyeleri İbrahim Gökçek ve Helin Bölek süresiz açlık grevi direnişlerini ölüm orucu direnişine dönüştürdüler. Ülkemiz tarihinde 1984, 1996, 2000 yıllarında Ölüm Orucu direnişleri yaşanmış ve bu direnişlerin hepsinde de şehitler verilmiştir. ŞEHİTLER VERİLEN BU DİRENİŞLERİN HİÇBİRİNDE TESLİMİYET VE UZLAŞMA YAŞANMAMIŞ, DİRENİŞ İRADESİ SONUNA KADAR SÜRDÜRÜLMÜŞ, ŞEHİTLER VERİLMİŞ ANCAK DİRENİŞLER SİYASAL ZAFERLERLE SONLANDIRILMIŞTIR.
Ölüm orucu direnişleri her gündeme geldiğinde ülkemiz solu farklı farklı tavırlar göstermişler, direnişe ve direnişçilere yaklaşımları farklılıklar göstermiştir. Özellikle hiç bir dönem bedel ödemek, faşizmle ciddi bir biçimde karşı karşıya gelmek istemeyen reformist sol ölüm orucu direnişlerine uzak durmuş, direnişlere, ölümlere gözlerini kapatmış, bununla da yetinmemiş ideolojik olarak direnenlere saldırmışlardır. Elbette bunda faşizmin tehditlerinin ve saldırılarının da etkisi olmuştur.
Bu yazı dizimizde ölüm orucu direnişlerini, Açlık Grevlerini, bunların tarihsel ve siyasal olarak nasıl ortaya çıktıklarını, nasıl halkların direniş ve mücadele araçları haline dönüştüğünü ülkemiz ve dünya halklarının tarihlerinden anlatacağız. Ancak başlangıç itibariyle şunu belirtmeliyiz ki, ölüm orucu direnişi ölümüne bir direniştir.
Her şey çok net olarak baştan belirlenmiştir. Direnişçiler haklarını ve taleplerini ölene kadar sahiplenme kararlılığındadırlar. Bundan asla taviz vermeyeceklerini ilan ederler Ölüm Orucu direnişi ile.
Yani Mustafa Koçak ve Grup Yorum üyeleri
İbrahim Gökçek ve Helin Bölek ölüme yürümektedirler. Onların ölmesinin önüne geçmenin tek yolu direnişlerine sahip çıkmak, onların direnişini dört bir yana yaymak, her türlü yol ve yöntemle direnişi büyüterek faşizmin karşısına dikilmektir.
 
Ölüm Orucu Direnişi Hak Alma Bilincinin En Üst Seviyesidir!
Bugün Mustafa Koçak bir itirafçıya dayanılarak ondan çalınan hayatı için, hayat hakkı için, özgür yaşam hakkı için Ölüm Orucu direnişinde. Grup Yorum üyeleri İbrahim Gökçek ve Helin Bölek ise halkın sanatçıları olarak, halkın sanatını yapma özgürlüğü için, halk sanatçısı olma hakkı için ölüm orucu direnişindeler. Faşizm onlara ait olanları onlardan zorla almaya kalkmaktadır. Kendi yasalarını dahi lime lime ederek, hukukunu ayaklar altında ezerek adaletsizliği kabul ettirmeye çalışmaktadır.
Mustafa Koçak ise kendisine dayatılan onursuzluğu, adaletsizliği kabul etmiyor. Kendinden çalınmaya çalışılan onurlu yaşam hakkı için yaşamını feda ederek direniyor.
Grup Yorum kendisine dayatılan adaletsizliği, yasakları ve baskıları kabul etmiyor. Halkın sanatını yapabilme hakkı için ölümüne direniyorlar. DİRENİŞİN BU BİÇİMİ HAKLARINI KORUMA BİLİNCİNİN EN ÜST SEVİYESİDİR. Çünkü hakkı olandan asla vazgeçmemeyi, ölümüne direnmeyi esas almaktadır.
Çok güçlü bir hak alma bilinci taşımayanlar böylesine zorlu, bedel isteyen, uzun süreli bir direnişi hayata geçiremezler. Sınıflar savaşımında halkların en önemli güç kaynaklarından birisidir hak alma bilinci. Hak alma bilincine sahip olmayanlar düşmanlarının saldırıları karşısında direnememek bir yana, sürekli geri adım atarlar. Çünkü o hakkın kendisinin olduğunun bilincinde değildir. Ona sahip olmasının koşulunun direnmesi ve mücadele etmesi olduğunun bilincinde değildir. Bu nedenle direnemez, direnemediği için de haklarını koruyamaz.
Direnememek tek başına var olan hakları yitirmeye neden olmaz. DİRENEMEMEK TESLİMİYETE VE ONURSUZLUĞA NEDEN OLUR. Hakları için direnemeyenler, bedel ödemeyi göze alamayanlar var olan haklarını bir bir yitirirken, düşmanın saldırıları karşısında boyun eğmenin doğal sonucu olarak siyasal olarak düşmana teslim olur ve onursuzlaşırlar.
ONUR SINIFSAL OLARAK HAKKIN OLANA SAHİP ÇIKMA BİLİNCİYLE OLUŞUR. Bu bilinci yitirenler onurlarını yitirirler. Bundan sonrası ise direnişe, direnenlere düşmanlaşmaktır.
AKP faşizmi bir çok kesime çeşitli biçimlerde saldırmıştır. Bu kesimlerin içinde şu ana kadar Halk Cephesi dışında kararlı bir direniş yürüten, mücadele eden çıkmamıştır. Bu nedenle de AKP iktidarı bir çok kesimi istediği uzlaşmacı ve teslimiyetçi çizgiye getirmeyi başarmıştır. Hatta KESK, DİSK gibilerini tasfiyecileştirmiş, devrimcilere karşı saldırılarında bir araç olarak da kullanmıştır.
Ölüm Orucu Direnişi Tarihsel Ve Siyasal Haklılık ve Sınıf Bilincinin, Emperyalizmin ve Faşizmin Saldırıları Karşısındaki Somut Biçimidir
Emperyalizmin ve AKP’nin teslim alamadığı SADECE CEPHELİLER OLMUŞTUR. Çünkü Cepheliler çok güçlü bir TARİHSEL VE SİYASAL HAKLILIK bilincine ve SINIF BİLİNCİNE sahiptirler.
Bugün adaletsizlik bütün dünyada ve ülkemizde hayatın bütün alanına yayılmıştır. Emperyalistler ve işbirlikçileri sömürü ve adaletsizliklerini bütün dünya toprakları üzerinde dayatmakta, kabul etmeyenlere karşı her türlü saldırıyı yürütmektedirler. Bu saldırılar katliamlardan işgallere, işkencelerden baskınlara, konser yasaklamalarına kadar her biçimde uygulanmaktadır. Emperyalizm ve işbirlikçileri kendi sınıfsal bilinçleriyle yürütmekteler bu saldırıları.
Halklar ve halktan yana olanlar, halkın öncüleri olanlar da, en az düşmanları kadar sınıf bilincine sahip olmak zorundadırlar. Aksi taktirde iki sınıf arasındaki ölümcül savaşı sürdürmek mümkün değildir. BU, DÜNYA HALKLARIYLA EMPERYALİZM ARASINDAKİ ÖYLESİNE BİR SAVAŞTIR Kİ, YALNIZCA TEK BİR HAK İÇİN BİLE BEDEL ÖDEMEK ZORUNLULUK HALİNİ ALABİLİR. HALKIN TÜRKÜLERİNİ SÖYLEME HAKKINI SAVUNMAK İÇİN ÖLÜMÜNE DİRENMEK ZORUNLULUK HALİNİ ALABİLİR.  İşte bu zorunluluk ortaya çıktığı andan itibaren bu zorunluluktan kaçanlar sınıflarına ihanet ederler. Sınıfına ihanet etmek yozlaşmaya neden olur. Yozlaşma öz olanın bozulmasıdır. Özün bozulması onursuzluğa neden olur.
Tarihsel ve siyasal haklılık bilinci olmadan devrimci kalabilmek, halktan yana kalabilmek mümkün değildir. Ancak tarihsel ve siyasal haklılık da soyut bir kavram değildir. Tarihsel ve siyasal haklılık bilinci, hakkın olan için, senin olan için direnme iradesi gösterebilmektir. İşte Mustafa Koçak ve Grup Yorum üyeleri bugün bunu yapıyorlar. Tarihsel ve siyasal haklılığın bilinciyle haklarımız için, bizim olanlar için direniyorlar.
Tabi şunu unutmamak gerekir ki, direnmenin bu biçimi bir tercih değildir. Yani direnmek ve düşmanın saldırılarını geri püskürtmek için şu şu yöntemler var ama biz bunu seçtik diyebilinecek bir seçenek değildir.
Elbette ki ölüm orucu direnişi siyasal bir karardır. Ancak bu karar, kendisini kaçınılmaz olarak bir zorunluluk haline getiren koşullar ile ortaya çıkabilir. Bu koşulları yaratan emperyalizmin ve faşizmin politikaları, saldırıları ve adaletsizlikleridir.
Emperyalizm ve faşizmin saldırıları karşısında iki yol vardır; Birincisi bu saldırılara karşı direnmeyerek teslim olmak, ikincisi ise saldırılara karşı sonuna kadar direnme kararlılığı göstermek.  ARA YOL YOKTUR! SINIF SAVAŞIMINDA ARA YOL ARAYANLAR UZLAŞMACI VE TESLİMİYETÇİLERDİR. ARA YOL ARAMAK İHANETE KAPI ARALAMAKTIR. ARA YOL ARAMAK HAKKIN OLANDAN VAZGEÇMEK, HALKIN ÇIKARLARINDAN VAZGEÇMEKTİR.
Tarihsel ve siyasal haklılık bilincine sahip olanlar ara yol aramazlar. Çünkü ara yol aramanın aslında düşmanın iradesini ve dayatmalarını kabul etmek olduğunu bilirler. Düşmanın iradesini kabul etmek siyasal ölü olmak, kendi tabutunun çivisini çakmaktır.
BU TARİH DEFALARCA KENDİ CENAZE NAMAZLARINI KILANLARA TANIKLIK ETTİĞİ GİBİ, KENDİ KAHRAMANLIK TARİHLERİNİ YAZANLARA DA TANIKLIK ETMİŞTİR. Tarihe asla uzlaşmacılar ve tasfiyeciler yön veremeyecek. Tarihi belirleyen hep halklar ve halkların direnişleri olmuştur. Bugün de öyle olacaktır. Tarihi yine direnenler, ölümüne direnenler, sınıf bilinciyle, tarihsel ve siyasal haklılıkla direnenler belirleyecektir.
 
Direniş Emperyalizmin ve Faşizmin Kuşatmasını Parçalayacak Tek Mücadele Biçimidir!
2000 Büyük Ölüm Orucu direnişinin ortaya çıkardığı siyasal sonuçlardan birisi DİRENMEYEN ÇÜRÜR SAVAŞMAYAN ÖLÜR gerçekliği idi. O günden günümüze yaşanan birçok gelişme bu siyasal tespitin ne kadar doğru olduğunu yeniden ve yeniden göstermiştir. Öyle ki direnmeyenler, direnmemeye çeşitli teorik kılıf uyduranlar çürümüşler, çürümenin sonucunda da devrime ve halka karşı düşmanlaşmışlardır.
Öyle ki OHAL döneminde KHK’lerle işten atılmalara karşı direnen emekçilere saldırma ve işkence yapma ahlaksızlığını dahi göstermişlerdir. Bir başka örnek ise emperyalizmin saldırılarına karşı direnmeyenlerin, savaşmayanların burjuva ideolojisinin etkisi altına girmeleri ve emperyalizmin politikalarına yedeklenmeleri, Suriye’de ABD çıkarları için Kürt Milliyetçi Hareketi ile birlikte askerlik yapmalarıdır. Bu iki örnek siyasal ölülerin nasıl oluştuğunu anlatır.
Direnmek ve direnmemek siyasal kararlardır. Hele ki saldırıların keskinleştiği, saldırılara karşı direnmenin, haklarını korumanın bedeller istediği dönemlerde direnmek ya da direnmemek kararları siyasal olarak alınır. Bu dönemlerde alınan kararlar, hem direnme kararlılığı ve hem de teslimiyet kararı öyle bir anda alınan, yarın birden bire değiştirilebilecek kararlar değildir.
Düşmanın politikaları, saldırıları bunların hedefleri, ülkenin koşulları, halkın koşulları hepsi düşünülür ve tartışılır. Ve sonuçta alınan karar yalnızca o anı belirlemez. Alınan karar geleceği de etkileyecek ve belirleyecektir.
Siyasal kararların önemi geleceği etkileme gücündedir. Ölüm orucu direnişi ve AG direnişleri de geleceği belirleme gücüne sahiptir. Çünkü emperyalizmin ve faşizmin saldırılarını parçalama gücüne, yaratmaya çalıştıkları tecriti parçalama gücüne sahip ölen tek şey direnme iradesidir. Bu iradenin en üst boyutu ölüm orucu direnişidir. Ölüm orucu eylemi yalnızca düşmanın saldırılarına karşı kendini savunan bir direniş değildir, aynı zamanda karşı saldırı eylemidir.
ÖLÜM ORUCU DİRENİŞİ BİR TAARRUZ EYLEMİDİR. Bu nedenle düşmanın stratejisini bozma, politikalarını boşa çıkarma, yaratmaya çalıştığı tecriti parçalama gücüne sahiptir.
Ülkemiz bir yandan emperyalizmin ve faşizmin devrimcileri teslim alma ve devrimci mücadeleyi yok etme saldırıları, bir yandan da bu saldırılara karşı hapishanelerde, meydanlarda, direniş evlerinde, mahallelerde, işkencehanelerde, demokratik kurumlarda her biçimiyle direnme sürecini yaşamaktadır.
Bu süreç ölüm orucu eylemiyle artık en üst boyutta devam edecektir. OHAL’in başından bu yana devam eden irade savaşı, gelinen aşamada en üst biçimi ile devam edecektir. Ve bu direniş yalnızca Mustafa Koçak ile Grup Yorum’un geleceğini değil, ülkemizin ve halkımızın geleceğini de etkileyecektir. Emperyalizmin ve faşizmin gelecekteki politikalarını da etkileyecektir. Bu nedenle ÖLÜM ORUCU DİRENİŞİNİ SAHİPLENMEK SİYASAL AHLAK SORUNUDUR.
Kimileri geçmişte olduğu gibi “Biz ölümlere karşıyız”, “Biz yaşam hakkını savunuyoruz”, “Yaşam hakkı kutsaldır, hiçbir şey için ölmeye değmez” demagojilerine başvurmasın. Bunlar burjuvazinin bitpazarından kiralanmış çürümüş pespaye teorilerdir. Bu düşünceler 122 kere ödenen bedellerle ait oldukları bataklığa gömülmüşlerdir. Bugün siyasal ve ahlaki sorumluluk direnişi güçlendirme sorumluluğudur.
 
HALKTAN YANA OLAN, SOL, SOYYALİST, DEMOKRAT OLAN, OLDUĞU İDDİASINI TAŞIYAN, ONURLU YAŞAM HAKKINI SAVUNAN, SANATIN SANATÇININ ÖZGÜRLÜĞÜNÜ, BAĞIMSIZLIĞINI SAVUNAN, HALK İÇİN SANATI SAVUNAN HERKES ÖLÜM ORUCU DİRENİŞİNE SAHİP ÇIKMAK, DİRENİŞÇİLERİN YAŞAM HAKKI İÇİN TALEPLERİNİ MEYDANLARDA, SOKAKLARDA, KONSERLERDE, KÖŞE YAZILARINDA, MİTİNGLERDE SAVUNMAK SORUMLULUĞUYLA KARŞI KARŞIYADIRLAR.
 
HAKLI OLAN HAKLARI İÇİN DİRENENLERDİR. EMPERYALİZMİN VE FAŞİZMİN DAYATTIĞI ADALETSİZLİĞİ VE ONURSUZLUĞU KABUL ETMEYECEĞİZ!
TARİHSEL VE SİYASAL HAKLILIĞIMIZLA DİRENMEYE DEVAM EDECEĞİZ!
YAŞASIN ÖLÜM ORUCU DİRENİŞİMİZ!
MUSTAFA KOÇAK’IN TELEPLERİ KABUL EDİLSİN!
GRUP YORUM’UN TALEPLERİ KABUL EDİLSİN!
✭✭✭✭✭
 
2. BÖLÜM
(Bu bölüm Halk Okulu dergisinin 2 Şubat 2020 tarihli 12’inci sayısında yayınlanmıştır)
 
Neden Ölüm Orucu,
Neden Süresiz Açlık Grevleri,
Neden Direniş?
 
Yazı dizimizin bu bölümünde açlık grevleri ve ölüm orucu eylemlerinin tarihçesini anlatmaya çalışacağız. Çünkü açlık grevi ve ölüm orucu eylemlerinin tarihçesini bilmek, aynı zamanda günümüzdeki direnişleri anlamak için de önemlidir.
Açlık grevlerinin tarihteki ilk ortaya çıkış biçimi konusunda çeşitli düşünceler bulunmaktadır. Bunlardan birisi Roma İmparatorluğu döneminde Hıristiyanlara yapılan baskılara tepki olarak ortaya çıktığını, Roma İmparatoru Tiberlus’un yakın arkadaşı olan Nerva’nın Roma’da cinayet ve işkencenin yaygın olmasına tepki olarak açlık grevi yaptığını ve bunun tarihteki ilk açlık grevi olduğunu savunanlar var.
Ancak açlık grevlerini daha ileri tarihlere dayandıranlar da var. Örneğin Hindistan tarihinde ilk açlık grevlerine rastlandığını savunan tarihçiler mevcut. Bu görüşe göre eski Hindistan’da mağdur olan kişi, kendisine karşı haksızlık yapan kişinin kapısında aç oturarak haklarını talep eder, mağduriyetinin giderilmesini isterdi. Haksızlık yapan kişi, bu biçimiyle teşhir edilirdi.
Kimi görüşlere göre M.Ö. 400 ila 750 yıllarına dayandığı düşünülen Hint efsanelerinden Ramayana’da ilk açlık grevlerinin örneklerine rastlandığını savunan düşünceler de mevcut.
Yine İrlanda tarihinde açlık grevleri sürekli görülür. İrlanda tarihinde Hıristiyanlık öncesi döneme dayanan bu eylem tarzıyla; mağdur olan kişi, mağdur edeni (bu genellikle ekonomik ve politik güç sahibi kişi olur) teşhir ederek utandırmayı amaçlar. Troscadh ya da Cealachan denilen bu eylem biçimi ile, adaletsizliğe uğramış kişi, kendisine haksızlık yapanın kapısında aç oturarak, onu haksızlığı telafi etmeye zorlar. Bu tarz, açlık grevinin Hindistan’da ortaya çıkış biçimi ile benzerlikler taşır.
İrlanda tarihi, açlık grevleri tarihidir demek yanlış olmaz. En çok bilineni ise İrlanda’nın bağımsızlığı için mücadele eden Bobby Sands ve 9 Cumhuriyetçinin hapishanelerdeki açlık grevi direnişinde şehit düşmeleridir. Fakat bunun öncesinde de İrlanda’da İngiltere’nin işgalciliğine karşı çeşitli açlık grevi direnişleri yaşanmış, yine şehitler verilmiştir. Örneğin 1917 yılında bir direnişçi açlık grevinde ‘zorla besleme’ yoluyla katledilmiştir. 1920 yılında ise İrlanda’nın Cork şehri belediye başkanı 74 günlük açlık grevi direnişi sonucunda şehit düşmüştür.
İngiltere yalnızca İrlandalı direnişçilerin açlık grevi direnişleriyle karşı karşıya kalmadı elbette ki. 1900’lü yılların başında Marion Wallace ve arkadaşları, kadınlara oy hakkı mücadelesi içinde tutuklandıklarında, hapishanelerde bu adaletsizliği protesto etmek için açlık grevi direnişine başladılar. İngiltere o zamandan direnişçilere zorla besleme işkencesi yöntemini uyguladı.
Tarihteki ilk kitlesel açlık grevi direnişi ise 1880 yılında Çarlık rejimi altındaki Rusya’da, çarlığın zorla çalıştırma kamplarında tutulan siyasi tutsaklar tarafından gerçekleştirildi.
Çağımızda ise birçok ülkede özellikle hapishanelerde, kitlesel açlık grevi eylemleri ve ölüm orucu eylemleri gerçekleştirildi. Bunlardan bazıları şöyle;
- ABD’nin California Eyaletindeki hapishanelerde 2013 yılında gerçekleşen açlık grevi eylemleri. Bu eylemlere yaklaşık 30 bin kişinin katıldığı tahmin ediliyor, bu direniş sonucunda bir tutuklu yaşamını yitirdi.
- İsrail hapishaneleri sık sık Filistinli tutuklu ve hükümlülerin açlık grevi direnişleriyle gündeme geliyor. Bu açlık grevi eylemleri hem hapishane koşullarını protesto etmeyi amaçlıyor hem de İsrail’in Filistin üzerindeki işgal politikasını protesto ediyor.
- Guantanamo’da ABD tarafından tutuklulara sürekli işkence, hakaret ve onursuzluk dayatıldığından, tutuklular sık sık açlık grevi direnişlerine başvuruyorlar. Guantanamo’da 2002, 2005 ve 2013 yıllarında geniş kitlesel açlık grevleri gerçekleştirildi.
- Sri Lanka’da Tamil Kaplanları çeşitli dönemlerde açlık grevi eylemine başvurdular.
- Almanya’da RAF üyesi tutuklular hapishanelerdeki ağır tecrit koşullarına ve yoldaşlarının katledilmesine karşı 1972 -1975 yılları arasında 3 kez açlık grevi direnişi gerçekleştirdiler. Bu direnişlerden en uzunu 145 gün sürerken Holger Meins direnişte şehit düştü.
- Yunanistan’da sık sık açlık grevi direnişlerinin yaşandığı bir ülkedir. Özellikle 2009 yılından başlayarak günümüze kadar neredeyse her yıl kitlesel açlık grevi direnişleri yaşanmıştır. 2011, 2012 yıllarında 8 bin kişinin katıldığı açlık grevi eylemleri yapılmıştır. 2013 yılında ise Yunanistan hapishanelerindeki Cepheli tutsaklar 55 güne varan açlık grevi direnişleri gerçekleştirmişlerdir.
Dünya tarihinin en uzun süreli Ölüm Orucu eylemi 2000 yılı ile 2007 yılı arasında ülkemizde yaşanmış ve aralıksız süren bu direnişte 122 şehit verilmiştir.
Yine Hindistan’da dünya tarihinin en uzun süreli açlık grevi direnişlerinden birisi yaşandı. Hintli askerler 4 Kasım 2000’de Silahlı Kuvvetler Özel Yetki Yasası’na dayanarak Malom Katliamı olarak adlandırılan bir katliamla halktan 10 kişiyi katlettiler. İrom Sharmila isimli kadın katliamın ardından katliamı protesto etmek için açlık grevine başladı. 7 Kasım’da ise “intihara teşebbüs” suçlaması ile tutuklandı. Mahkeme kararı ile zorla beslenmeye başlandı. Sharmila eylemini zorla besleme işkencesine rağmen 9 Ağustos 2016 yılına kadar sürdürdü. (Bu açlık grevi, bizim bildiğimiz şekilde hiçbir şey yemeden yapılan bir açlık grevi biçiminde değildir)
 
Açlık Grevleri Tarihsel Olarak Hak ve Adalet Aramanın Siyasal Biçimlenişidir, Sınıfsal Bir Tavır Alıştır!
Ülkemizde yaşanan açlık grevi ve ölüm orucu direnişlerini bir sonraki bölümde anlatacağız. Ancak şunu belirtmekte yarar var ki, dünya tarihinin en uzun ve en fazla şehitler verilen direnişleri ülkemizde yaşanmış, dünya halklarının baş düşmanı olan Amerikan emperyalizmi dahi raporlarında “7 yıl direniş mi olur, bunlar direndiler” diyerek 2000 yılında başlayarak 7 yıl süren Büyük Ölüm Orucu Direnişi karşısındaki çaresizliğini itiraf etmiştir. Açlık grevleri ve ölüm orucu eylemlerinin ülkemizdeki tarihçesi, şekillenişi ve ülkemiz solunda, oligarşide ve halkımızda yarattığı etkileri daha sonraki bölümlerde anlatacağız.
Bununla birlikte dünya tarihine kısaca bir göz attığımızda karşımıza çıkan şey,  açlık grevlerinin ADALETSİZLİĞE KARŞI ADALET ARAYIŞININ BİR BİÇİMİ olmasıdır. Haksızlığa uğrayan halklar, haklarını alabilmenin bir yöntemi olarak açlık grevi direnişlerini geliştirmişlerdir. Bu direniş biçiminin Roma’dan mı, Hindistan’dan mı, İrlanda’dan mı çıktığı günümüz açısından çok önemli değildir. Sonuçta açlık grevlerinin ortaya çıkış biçimleri haksızlığa ve adaletsizliğe karşı hak arayış biçimi olmasıdır.
Tarihte haksızlığa uğrayanlar hep sömürülen ve baskı altına alınan emekçi halklar olmuş, haksızlık yapanlar ise her zaman sömürücü egemen sınıflar olmuştur. Bu nedenle haksızlığa ve adaletsizliğe karşı her türlü eylem siyasal, sınıfsal eylemlerdir. Bu eyleme başvuranlar her zaman sınıf bilincine sahip olmuş değildir elbette; ancak sonuçta bir sınıftan olanın diğer sınıftan olana karşı tavrı, politikası olmuştur açlık grevi eylemleri.
Bu eylemin odağında kişinin kendi bedeni vardır. Yani açlık grevi yapan, karşısındakini siyasal hedef olarak belirlerken, onunla mücadelesini kendi bedeni aracılığıyla yürütür. Karşı tarafa fiziksel, maddi bir zarar vermek değildir amaç; amaç, karşı tarafı teşhir etmek, onunla bir irade savaşına girmek, bu irade savaşında da, bedenini ortaya koyarak kararlılığını, haklılığını net olarak göstermektir.
Ölüm Orucu eylemi ise bunun daha bir üst boyutu, daha baştan bedenini ölüme yatırarak, irade savaşında gösterilebilecek en üst seviyede kararlılık göstermektir. Ya talepler karşılanacak, ya da ölünecektir!
 
Açlık Grevi ve Ölüm Orucu Arasında Fark Nedir?
Açlık grevi eylemi belirli bir konuda yapılan hak alma eylemi olduğu gibi, bir konudaki protesto eylemi, dayanışma eylemi işlevi de görür. Açlık grevi eylemi kesin olarak bedel ödemeyi göze alan bir eylem biçimi değildir.
Ölüm orucu eylemi ise kesinlikle bir protesto biçimi değildir.
ÖLÜM ORUCU EYLEMİ, SİYASAL TALEPLERİ OLAN, SİYASAL BİR HEDEFİ OLAN, BEDEL ÖDEMEYİ SONUNA KADAR GÖZE ALAN SİYASAL BİR EYLEMDİR!
Bu nedenle tek başına kimi hakların alınıp alınmamasına da indirgenemez. Örneğin 2000 yılında başlayan ve 7 yıl süren Büyük Ölüm Orucu Direnişi, tek başına F tipi hapishanelerin mimari yapısına yönelik tecride karşı yapılan bir eylem değil, emperyalizmin Ortadoğu politikalarının karşısında ve aynı zamanda ülkemizde devrimciliği yok etme saldırısına karşı devrimci değerlerin ve Marksist-Leninist ideolojinin ölümüne savunulmasıydı.
Emperyalistler şayet bu hedeflerine ulaşmış olsalardı, dünyada M-L ideoloji ve iktidar mücadelesi yok edilmiş olacaktı.
Emperyalizmin bu politikasını ancak ve ancak ölüm orucu eylemi gibi bedeller ödemeye dayanan bir eylem geri püskürtebilirdi. Ve 122 şehitle emperyalizmin “ya düşünce değişikliği ya ölüm” saldırısı, devrimleri umut olmaktan çıkarma amacı boşa çıkarıldı.
Ölüm orucu direnişi kesin, ölümüne kararlılığın ifadesi olduğundan, herkesin, her kesimin kolayca alabileceği bir karar değildir. ÖLÜM ORUCU EYLEMİ SİYASAL KARARLILIĞIN EN ÜST BİÇİMİ olması itibariyle, bu kararı alabilmek için kararlı bir siyasal irade, tarihsel ve siyasal haklılığa inanç
ve çok güçlü bir halk ve vatan sevgisi gereklidir.
Sınıf ve tarih bilincine sahip olamayanlar, ölüm orucu gibi bir direniş gerçekleştiremezler! Zaman zaman ölüm orucu eylemi yaptığını söyleyenler çıksa da (Başta HDP olmak üzere solda bu tür açıklamalar yapanlar çıkıyor) aslında bu kesimlerin yaptıklarının ölüm orucu direnişiyle yakından uzaktan ilgisi yoktur.
Çünkü bu direnişler bir süre sonra hiçbir sonuca bağlanmadan ve bedel ödenmeden, kazanılmadan bitirilmektedir. Genellikle “Kamuoyunda istenen sonucun yaratıldığı” gibi açıklamalarla bu “ölüm orucu” eylemleri sonlandırılmaktadır.
Bu tarz açlık grevleri ve “ölüm oruçları”nın sık sık tekrarlanması; direnişin haklılığına, kararlılığına, halkın ve düşmanın ciddiye almasının önünde engel oluşturmaktan, gerçek direnişlere inandırıcılığı yitirerek zarar vermekten başka bir işlev görmemektedir.
✭✭✭✭✭
 
3. BÖLÜM
(Bu bölüm Halk Okulu dergisinin 9 Şubat 2020 tarihli 13’üncü sayısında yayınlanmıştır)
 
1984 Ölüm Orucu Direnişi; Ülkemiz Hapishanelerinde Özgür Tutsaklık Geleneğinin Tohumlarını Atmış, Cuntanın Yaratmaya Çalıştığı Korku ve Yılgınlığı Dağıtmış, Devrimci İradenin Teslim Alınamayacağının İlanı Olmuştur!
 
Yazı dizimizin geçen haftaki bölümünde açlık grevi direnişinin tarihsel olarak ortaya çıkışını ve siyasal bir direniş biçimine dönüşmesini anlatmıştık. Yazı dizimizin bu haftaki bölümünde, ülkemizde yaşanan belli başlı açlık grevleri ve ölüm orucu direnişlerine yer vereceğiz.
Ülkemizde ilk açlık grevi eylemini Nazım Hikmet’in yaptığı belirtilir. Nazım Hikmet 1938 Harbiye Donanma davasından 28 yıl 4 ay ağır hapis cezası almış ve bunun 12 yılını hapishanede geçirmiştir. 1950 yılında ülke içinde ve yurt dışında tahliyesi için kampanyalar başlatılmış, Nazım Hikmet de bu kampanyalara destek vermek için açlık grevi eylemi yapmıştır.
Ülkemizde ilk kitlesel ve şehitler verilen açlık grevi ve ölüm orucu direnişleri 1980 12 Eylül faşist cuntası sonrasında yaşanmıştır. Bunlardan ilki 1982 Temmuz ayında Diyarbakır Hapishanesindeki PKK’li tutsakların hapishanedeki baskı ve şiddete karşı yaptıkları ölüm orucu direnişidir. Bu direnişin 55. gününde Kemal Pir şehit düşmüş, ardından 3 direnişçi daha şehit düşmüşlerdir. Fakat bu direniş, Kürt milliyetçi hareketin iradi ve merkezi kararıyla değil, tutsakların kendi inisiyatifleriyle gerçekleşmiştir.
Bu nedenle Diyarbakır Hapishanesi ile sınırlı ve tek örnek olarak kalmış, sonradan da PKK tarafından ölüm orucu direnişleri mahkum edilmiştir. Bu nedenle de PKK tutsakları ülkemiz hapishaneler tarihinde oldukça geri tavırlar sergilemişlerdir.
Birçok sefer, “Süresiz Açlık Grevi ve Ölüm Orucu” diyerek başlattıkları direnişleri, hiçbir sonuç elde etmeden, bedel ödeme noktasına gelmeden, merkezi kararla “yeterince kamuoyu oluştu” denilerek bırakmışlardır.
Ülkemiz tarihinde açlık grevleri ve ölüm orucu direnişleri dendiğinde ilk akla gelen Metris Hapishanesi ve tek tip elbiseye karşı gerçekleştirilen ve 4 şehit verilen 1984 Ölüm Orucu Direnişidir.
1980 faşist cuntası 3 hapishaneyi temel olarak politikalarını yürüttüğü yerler olarak seçmişti. Bunlar Metris, Mamak ve Diyarbakır Hapishaneleriydi.
“Mamak ve Diyarbakır Hapishanelerinde tutarlı bir direniş çizgisi yaratılamaması sonucu cunta birer rehabilitasyon merkezi olarak tasarladığı bu yerlerden istediği sonuçları aldı.
Cunta elde ettiği sonuçları büyük bir propaganda malzemesine dönüştürerek halk kitlelerini pasifize etmede kullandı. Hapishanelerde geçen uzun yıllara karşılık birçok örgüt ve grup halkta yarattıkları düş kırıklıklarını giderecek, siyasi-ulusal kimliklerini koruyacak bir çizgi de yaratamadılar.
Metris zindanı da, sadece binlerce insan barındırmak için değil, halkın mücadelesine öncülük edenlerin teslim alınarak topluma yılgınlık, korku aşılamak üzere açıldı.
Tekelci sermayedar Vehbi Koç’un finansmanıyla tamamlanan Metris’te, en seçme subaylar, kontrgerillacılar göreve getirildi ve burası yıllarca, işkencenin bin bir türünün denendiği bir laboratuar işlevi gördü.
Devrimci hareket açısından ise Metris, 12 Eylül’de kesintiye uğratılmaya çalışılan devrimci mücadelenin öne çıkan yeni bir mevzisinden başka bir şey değildi. Cuntanın rehabilitasyon politikalarına karşı geliştirilen taktiklerin sınavdan geçtiği, olumlu, olumsuz sonuçlarının tüm çıplaklığıyla sergilendiği bir örnekti.
Metris’in hapishaneler cephesinde örnek oluşu, en yalın haliyle, bir direniş odağı olması ve halkımızın bilincinde de böyle yer almasındandır. Nitekim bu izlenimden rahatsız olan oligarşi teslim alma politikalarının boşa çıkartılması ve işkenceci yüzünü gizlemek için Metris’i kapatma yoluna gitti.” (Bir Direniş Odağı METRİS, syf: 13)
Bu alıntıda da görüldüğü gibi, faşist cunta hapishaneleri rehabilitasyon merkezleri olarak görmüş ve buna uygun politikalarla siyasi tutsakları kimliksizleştirme ve teslim alma politikalarını uygulamıştır. Bu politikalar DY’nin (Devrimci Yol) ağırlıklı olduğu Mamak Hapishanesi ve PKK (Kürdistan İşçi Partisi) tutsaklarının yoğun olduğu Diyarbakır hapishanelerinde başarılı olurken, Metris Hapishanesinde cuntanın yaratmayı istediği sonuç yaratılamamıştı. Bunun nedeni yaratılan direniş çizgisiydi. METRİS TARİHİ DİRENENLERİN YENİLMEYECEĞİ, TEK YIKILMAZ KALENİN DİRENİŞ OLDUĞU gerçeğini ülkemiz tarihine adeta kazımıştır. Çünkü Metris hapishanesi Devrimci Sol tutsakları tarafından direniş kalesine çevrilmiştir.
“Metris Askeri Ceza ve Tutukevi’nde; 23 Nisan12 Mayıs 1981, 22 Eylül-9 Ekim 1981, 18 Mayıs-14 Haziran 1982, 8 Temmuz-3 Ağustos 1983, 11 Nisan-26 Haziran 1984, 13 Ağustos-11 Ekim 1987 tarihleri arasındaki uzun süreli açlık grevlerinden başka, kısa süreli sayısız protesto, destek açlık grevleri yapıldı. Ve her bir devrimci tutsak abartmaksızın yaklaşık altı-yedi ayını, açlık grevleri içinde geçirmiştir” (Age, syf: 166)
O günlerde direnmeyenler de vardı elbette. Tarihin her dönemecinde, saldırılar karşısında direnen ve mücadele edenler olduğu gibi, direnmeyenler ve çeşitli teorilere sarılanlar da oluyordu. Cuntanın saldırıları esas olarak siyasi kimliğin teslim alınmasına yönelik olduğundan, direnişlerde siyasi kimliğin korunmasına odaklanıyordu.
Direnmeyenlerin gerekçeleri ise “İstiklal marşı söylemekle düşüncelerimiz değişmez”, “Tek Tip Elbise giymekle devrim inancımız gerilemez”, “Askere ‘komutanım’ demekten ne çıkar”, “Saçları sıfıra vurdurmakla ne kaybederiz” biçimindeydi. Bu düşünce biçimi cuntanın saldırıları karşısında DİRENMEMEYİ, DİRENMEMEK İSE TESLİMİYETİ YARATTI.
Cunta hapishanelerinde direnmeyenler, açlık grevi ve ölüm orucu direnişine karşı çıkanlar hapishanelerden çıktıklarında mücadele dinamiklerini tümden yitirmiş, yasalcı, uzlaşmacı reformistlere dönüşmüşlerdi.
Metris Hapishanesi işkencenin sıradanlaştığı ve hiçbir sınırının olmadığı hapishanelerin başında geliyordu. İşkence baskı karşısında iki temel politika vardı: Birincisi işkenceye ve baskılara karşı sistemli bir direniş hattı çizmek, ikincisi ise teslimiyet!
Devrimci Sol tutsakları teslimiyeti kabullenmeyerek direniş çizgisini seçtiler. Ancak şunu anlamak gerekir ki, hapishanelerde yaşanan açlık grevi ve ölüm orucu eylemleri, faşizmin politikalarının bir sonucu olarak ortaya çıkmışlardır.
Baskı ve işkencelere karşı onlarca direniş biçimi gerçekleştirilmiş, bunlar saldırıları püskürtmeye yetmediğinde ise açlık grevi ve ölüm orucu direnişlerine başvurulmuştur. Örneğin;
- Kapı dövme
- Slogan atma
- Havalandırmaya çıkmama
- Aile ve Avukat görüşüne çıkmama
- Mahkemeye gitmeme
- Mahkeme ve bakanlığa dilekçe ve faks eylemi
- Çıplak aramaya karşı çıkma
- ‘Arama’ adı altında koğuşların dağıtılmasına karşı çıkma
- Saç kesimine karşı çıkma
- Tek Tip Elbise giymeme, mahkemelere don atlet çıkma gibi birçok eylem biçimi gerçekleştirilmiştir.
Tüm bu eylem biçimleriyle sonuç alınamadığında açlık grevi eylemlerine başvurulmuştur. Ayrıca direnen dünya halklarına destek ve emperyalizmin ve faşizmin saldırılarını protesto etmek için de açlık grevi eylemleri gerçekleştirilmiştir.
 
Faşizmin Siyasi Kimliğe ve İnsanlık Onuruna Yönelik Saldırılarının En Üst Boyutu Olarak Tek Tip Elbise ve 1984 Ölüm Orucu Direnişi
Oligarşi 12 Eylül faşist cuntası ile birlikte devrimci tutsakları teslim alabilmek ve siyasi kimliklerinden arındırmak için her türlü yöntemi denedi. Devrimci tutsakların teslim alınması ülkemiz devrim mücadelesinin teslim alınmasında temel önemdeydi. Emperyalistler birçok Latin Amerika ülkesinde silahlı devrim mücadelesini, hapishanelerde halkın öncüsü olan devrimcilere uyguladıkları baskı ve şiddet ile son vermişlerdir.
Baskı ve şiddet ideolojik teslim alma araçları olarak kullanılmış ve bunun başarıldığı yerlerde bütün olarak silahlı devrim mücadelesinin tasfiyesiyle sonuçlanmıştır.
Bu tarihten ders çıkaran emperyalizm ve oligarşi, ülkemizdeki devrim mücadelesini yok etmek için devrimci tutsakların teslim alınmasının zorunluluğunun farkındaydılar. Ancak şu da bir gerçekti ki; EMPERYALİZM HER YERDE AYNI POLİTİKAYI UYGULUYOR ANCAK AYNI SONUÇLARI ALAMIYORDU. Ülkemiz hapishanelerinde dahi aynı sonucu alamıyordu.
Mamak ve Diyarbakır’da teslimiyeti kabul ettirirken, Metris’te direnişi bir türlü bitiremiyor, Devrimci Sol tutsaklarını teslim almayı başaramıyordu.
Oligarşinin baskıları artıyordu. Tek Tip Elbise (TTE) dayatması bu saldırıların en üst biçimi olarak gündeme getirildi. Tek Tip Elbise tutuklu ve hükümlüler arasındaki adli, siyasi ayrımını ortadan kaldırıyor, tek ve bütün bir “Suçlu” portresi çizmeyi amaçlıyordu. “(Tek Tip Elbise uygulaması, devrimcileri siyasi kimliğinden koparmanın ‘bireysel çıkar ve kaygıları için suç işleyen’ adli tutuklular görünümüne sokmanın ve dolayısıyla teslim alma sürecinin bir parçasıydı. (....)” (Age, syf: 191)
Oligarşi; “kader”ine boyun eğmiş, boynu bükük, pişman olmuş, suçluluk psikolojisi içinde ezik, her türlü yaptırıma uyan, cezasını çekmekten başka bir düşüncesi olmayan, ülkenin ve dünyanın siyasal olaylarından ve gündeminden kopmuş kişilikler yaratmak istiyordu. Böylece halka, devrimcilerin pek de güvenilir olmadıklarını göstermeyi hedefliyordu.
Faşizmin Tek Tip Elbise saldırısı karşısında iki ana tavır ortaya çıktı. Birincisi Devrimci Sol tutsaklarının önderliğinde Tek Tip Elbiseyi asla giymeme kararlılığı, ikincisi ise uzlaşmacı “Tek Tip Elbise giymekle düşüncelerimiz değişmez” tavrıydı. Esasında ise TTE’nin giyilmesi düşünce değişikliğinin somut göstergesiydi. TTE’nin giyilmesini savunanlar devrim ve sosyalizm ruhunu yitirmiş, halka inançlarını yitirmiş olan kesimlerdi ve bunların umutsuzlukları ve uzlaşmacılıkları kendisini daha sonraki yıllarda hapishane dışında da düzeniçilik, reformistlik, sivil toplumculuk olarak göstermiştir.
Devrimci Sol tutsakları TTE’ye karşı ilk andan itibaren kesin tavır aldılar. “10 Ocak Salı öğleden sonra, saat 16.00-17.00 sularında hapishane idaresi tek tip elbise ile ilgili anons yapıyor ve tek tip elbisenin geldiğini duyuruyordu. Ve tek tip elbisenin devlet politikası olduğunu, tüm tutsakların giymeleri gerektiğini ve pantolon, gömlek, boğazlı kazak, ceket, palto, mont vb. giyim eşyalarının paketlenerek, paketlere isim, soyadı yazıldıktan sonra idareye teslim edilmesini istiyordu. Giysi olarak iç çamaşıra ve eşofmana izin vardı; eşofmanı olmayanlar sayımlarda gelen subaylara isimlerini yazdırırlarsa, eşofman temin edilecekti!
Anons tekrar edilirken iyice dinlendi ve tutsaklar önceden tespit edilen ‘TEK TİP ELBİSE GİYMEDİK, GİYMEYECEĞİZ’ sloganları atarak bu konudaki tavırlarını ve direniş kararlılıklarını duyurdular. Bu, tek tip elbiseye alınmış ilk tavır olması nedeniyle önemliydi.” (Age, syf: 268)
Tutsakların kararlılıkları sonrasında düşmanın da saldırıları arttı. Koğuşlara yapılan baskınlarla eşofmanlar dahi bütün elbiseler toplandı. Faşizm tek tip elbiseyi giymeyen tutsakları elbisesiz bırakarak cezalandırıyordu. Devrimci tutsaklar bu süreçte değişik biçimlerle tek tip dayatmasına karşı direndiler. Mahkemelere don atlet çıktılar. Çarşaf ve battaniye sarınarak gezdiler hapishanede. Ancak en baştan da söyledikleri gibi tek tip elbiseyi giymediler.
Oligarşi ise saldırılarını yoğunlaştırdı. Özellikle Metris Hapishanesi tam bir işkencehaneye çevrildi. Neredeyse siyasi şubeyi aşan işkenceler uygulanmaya başlandı. Faşizm tek tip elbiseyi giydirmek için sürekli işkenceye başvuruyordu. Bunun bir nedeni de siyasi tutsaklar arasında direniş konusunda tam bir birliğin sağlanamamasıydı. Direnişte tereddütlü olanlar işkence yoluyla tam teslimiyete zorlanıyordu.
Oligarşinin saldırıları hızla artarken, artık açlık grevi eyleminin koşulları da olgunlaşmıştı. Devrimci Sol ve TİKB davası tutsakları 11 Nisan 1984’ten itibaren süresiz açlık grevi direnişine başladılar. Bu direniş daha sonra Ölüm Orucu direnişine çevrildi ve 75 gün sürdü, 4 şehit verildi; Devrimci Sol davasından Hasan Telci, Haydar Başbağ ve Abdullah Meral ile TİKB davasından M. Fatih Öktülmüş direnişin şehitleri olarak tarihe geçtiler. (Sonraki yıllarda TİKB de direnişi mahkum edecek ve bir daha direniş hattında olmayacaktı)
1984 Ölüm Orucu Direnişi ile emperyalizmin ve oligarşinin ülkemizde devrimciliği teslim alarak bitirme politikası geri püskürtülmüş, hapishanelerde siyasi kimlik korunmuş, Özgür Tutsaklık geleneğinin yaratılmasında önemli bir adım atılmıştır. Sol büyük oranda hapishanelerin mücadele alanı olmadığını, devrim mücadelesinin “dışarı”nın işi olduğunu, tutsakların görevinin öncelikli olarak, emperyalizmin ve oligarşinin politikalarına karşı direnmek değil, bir an önce dışarı çıkmak olduğunu savunuyordu.
Devrimci Sol’dan, hatta THKP-C’den başlayarak Cephe geleneği, hapishaneleri de mücadele alanı olarak görüyor ve tutsakların da kendi cephesinden devrim mücadelesinde yer almaları gerektiğini savunuyordu.
Emperyalizm 1970’li yıllar ve 1980’li yıllarda Latin Amerika ve ülkemizde cuntalarla ve hapishanelerdeki işkence ve baskılarla siyasi tutsaklığı ve devrimciliği yok etme saldırılarını uygularken ve bu politikayla birçok Latin Amerika ülkesinde sonuç alırken, ülkemizde istedikleri sonucu alamadılar. Bunun nedeni Özgür tutsakların yarattığı ve gelenek hale getirdiği direniş çizgisidir.
Teslim alınamayan, boyun eğdirilemeyen, uzlaştırılamayan, hapishanelerin hücrelerine gömülemeyen devrimci düşünce, 1990’lı yılların başında emperyalizmin tüm dünyada devrimci örgütleri teslim alma saldırılarına karşı silahlı atılım gerçekleştirdi.
1984 Ölüm Orucu direnişi, ülkemiz tarihinde devrimci tutsaklık, Özgür Tutsaklık geleneğinin yaratılmasında en önemli dönemeçlerden birisi olmuştur. Bundan sonra ülkemiz hapishaneleri sık sık açlık grevi direnişlerinin ve Ölüm Orucu direnişlerinin yaşandığı alanlar olmuş, 1984 Ölüm Orucu direnişi, Özgür Tutsakların ideolojik güç kaynaklarından birisi olmuş ve günümüze kadar devem ede gelmiştir.
✭✭✭✭✭
 
4. BÖLÜM
(Bu bölüm Halk Okulu dergisinin 16 Şubat 2020 tarihli 14’üncü sayısında yayınlanmıştır)
 
Merhaba. Geçen hafta 12 Eylül Amerikancı faşist cuntasının hapishanelerinde bir yanda yaratılan görkemli direnişi, ’84 Ölüm Orucunun dört kızıl karanfili Apo, Fatih, Hasan ve Haydar’ı; öte yanda direnmemenin yarattığı teslimiyetçiliği anlattık.
Cunta sonrası da ülkemizde hapishaneler, dönem dönem direnişlerle, devletin baskı ve katliamlarıyla gündeme geldi.
1996’nın Mart ayında uzunca bir dönem yaşanan “hükümet krizi” sonuçlandırıldı ve ANAP-DYP koalisyonu olan ANAYOL hükümeti kuruldu. ANAYOL hükümeti; devrimci hareketi bitirme, halka karşı topyekun savaşı örgütleme misyonuyla iş başına geldi. Kontrgerilla şefi Mehmet Ağar’ın Adalet Bakanlığı’na getirilmesi ise halka yönelik saldırıların hapishaneler cephesinde de şiddetli bir biçimde yaşanacağının göstergesiydi.
Ülkemizde oligarşinin devrim korkusu hiç bitmedi ve hiç bitmeyecek. Oligarşinin devrim korkusunu bastırma yöntemi; daha fazla terör, baskı, sindirme ve yozlaştırma olmuştur.
1996 yılında iki önemli olay yaşandı. Birincisi 12 Mart Gazi Ayaklanması’nın yıldönümü, ikincisi ise 1 Mayıs’tı. Oligarşi saldırı planını 1 Mayıs’ta devreye sokarken, ummadığı bir cevapla karşılaştı. 1 Mayıs’ı provoke etme planı alanda bozuldu. Alanda verilen üç şehide rağmen 1 Mayıs coşku ve kitleselliğinden bir şey kaybetmeden kutlandı. Özellikle Cephe kortejinin kitleselliği, oligarşiyi korkutan etkenlerin başında geliyordu. Bu kitlesellik mutlaka sindirilmeli, geriletilmeliydi. Emperyalist tekellerin ve yerli işbirlikçilerinin istikrarı için bu zorunluydu.
 
6 Mayıs Genelgesi Oligarşinin İlk Hedefi, Devrimci Tutsaklar!
Bu aşamada oligarşi, taktiğini 6 Mayıs Genelgesi ile açıkladı. 6 Mayıs Genelgesi ile, daha önce direnişlerle kapattırılmış olan ve “tabutluk” olarak tanımlanan Eskişehir Hücre Tipi Hapishanesi yeniden açılıyor, bununla birlikte sürgün ve itirafçılaştırma politikası devreye sokularak saldırı başlatılmış oluyordu.
Faşizmin saldırısının bir yanı; yıllardır teslim alamadığı, devrimin okulları haline gelmiş hapishanelerdeki örgütlülüğü parçalayarak, tutsakları birbirinden tecrit ederek, itirafçılığı dayatarak ve hapishaneleri kendi düzeni açısından bir ‘tehlike’ olmaktan çıkarmaktı.
Ancak bu saldırının önemli bir diğer yanı ise TUTSAKLARIN SİYASİ KİMLİKLERİNE, ONURLARINA YÖNELİK SALDIRIYA DİRENİŞLE KARŞILIK VERECEKLERİ GERÇEĞİ ÜZERİNE KURULMUŞ OLMASIYDI.
Yani işbirlikçi oligarşi taktiğini; hapishanelerde direnen tutsaklara, dışarıda onları sahiplenen halka üst boyutta sistemli bir saldırı dalgasıyla cevap vererek devrimci hareketi ciddi bir yenilgiye uğratma ve halka gözdağı vererek sindirme üzerine kurdu.
Böylesine kapsamlı bir saldırıya karşı alınacak tavır da elbette ki ülkemiz devrim tarihi açısından son derece önemli, belirleyici olacaktı. Bu boyutta bir saldırının şehitler vermeden geri püskürtülmesi mümkün değildi. Cepheli tutsaklar saldırının da, ödenmesi gereken bedellerin de bilincindeydiler.
Düşmanın bu politikasına karşı devrimcilerin nasıl bir politika belirleyecekleri çok önemliydi. Tam da burada mücadelenin geneli açısından, hapishanelerin diğer alanlardan öne çıktığını görmek, üretilecek politikanın doğru olması ve başarısının kesin olması demekti. Düşmanın politikası ilk olarak hapishanelere saldırmaktı. Bunun doğal sonucu olarak hapishaneler cephesinden alınacak tavır birincil önem kazanıyordu.
Parti-Cephe tutsakları süresiz açlık grevi direnişi kararı aldı. Süresiz açlık grevi, uzun sürece yayılan, bu süreç boyunca propagandasını yapan; ama aynı zamanda adım adım faşizmin saldırılarını teşhir ederken bu saldırılara karşı halkın tepkisini de açığa çıkaran bir direniş tarzıydı.
Süresiz açlık grevi üzerine Parti-Cephe tutsaklarının diğer siyasetlerin tutsaklarıyla yürüttükleri tartışmalar, 20 Mayıs 1996’ya gelindiğinde sonuca ulaştı ve dokuz siyasi hareket süresiz açlık grevi Direnişine başladı.
 
Bedel Ödemeden Hiçbir Hak Alınamaz, Bedel Ödemeden Hiçbir Saldırı Püskürtülemez!
Oligarşinin saldırısı bütün olarak halkı teslim almayı amaçlayan bir saldırıydı ve bu nedenle de kolay kolay vazgeçeceği bir saldırı değildi. Süreç bedeller isteyen bir süreçti ve Özgür Tutsaklar da programlarını esas olarak bedeller ödenecek bir biçimde ÖLÜM ORUCU direnişine göre belirlemişlerdi.
Diğer yandan sol ile görüşmeler sürdürülürken süresiz açlık grevi direnişi de devam ediyordu. Tutsak aileleri ısrarlı ve kararlı bir biçimde direnişin hapishaneler dışındaki sesi soluğu oluyor, sokakları ve Galatasaray Lisesi önünü bir mevzi savaşına dönüştürüyor, evlatlarının uzlaşmaz tavrını onlar da militanca sürdürüyorlardı. Bu sahiplenme belli bir düzeyde demokrat kamuoyunu da harekete geçirmişti.
Tutsaklar Ölüm Orucu’nu tartışırken, oligarşi krizini yeni bir hükümetle gidermeye çalıştı. ANAYOL hükümeti yıkıldı ve yerini REFAHYOL hükümeti aldı. Refah Partisi ile Doğru Yol Partisi’nin koalisyon hükümeti de aynı saldırı politikasını devam ettiriyordu.
Oligarşinin saldırılarının artması üzerine, süresiz açlık grevi direnişi 45. gününde, ölüm orucu direnişine çevrildi. Eylemin temel sloganı “Zaferi Şehitlerimizle Kazanacağız” idi. Bu devrim cephesinden gösterilen kararlılıktı. Şehitler verilmeden bu saldırının geri püskürtülemeyeceği biliniyordu, bununla birlikte kazanma kararlılığı da ifade ediliyordu.
Bu eylem düşmanla en üst boyutta sürdürülen bir irade savaşı olacaktı. Cephe tutsaklarının öncülüğünde 9 siyasi hareketin tutsakları ölüm orucu direnişini sürdürürken ve 2. ölüm orucu ekipleri açıklanırken; reformizm, direnen tutsaklara “Ara Verin” çağrısı yapıyordu.
Aralarında HADEP, İP, PETROL-İŞ, TMMOB, Ziraatçılar Derneği, Hacı Bektaş Derneği’nin de bulunduğu kimi kurumlar eylemi bitirme çağrısı yapıyorlardı. Reformistler inançsızlıklarıyla, burjuvaziyle aynı kulvarda koşuyor, eyleme destek değil engel olmaya çalışıyorlardı.
 
Direniş, Önüne Çıkan Her Türlü Engeli Aşarak Yoluna Devam Etti Ve Kazandı!
Aynı süreçte aileler de dışarıda evlatlarının açlığını paylaşarak ölüm orucu direnişine başladılar. Direniş ailelerin katılımıyla daha da güçlendi.
Tutsak ailelerinin ardından TÖDEF/İYÖ-DER’li ve DLMK’lı öğrenciler süresiz açlık grevine başladı. Kurtuluş gazetesi çalışanları yurtiçi ve yurtdışındaki 27 bürosundaki çalışanları süresiz açlık grevine başladılar. İşçiler, memurlar açlık grevi direnişleri ve yürüyüşler, basın açıklamaları... Direniş giderek yayılıyordu.
1996 Ölüm Orucu direnişi 69. gününde 12 şehitle zaferle sonuçlandı. Eskişehir tabutluğu kapatıldı ve tutsakların talepleri kabul edildi.
Elbette ki faşizmin hüküm sürdüğü bir ülkede, hapishaneler cephesinde hiçbir hakkın kalıcılığı yoktur, bu mücadele devrime kadar aralıksız sürecektir. Ancak bundan daha önemli olan şey, girilen irade savaşında kaybedenin faşizm olmasıdır.
Sınıflar savaşı, iradeler savaşıdır. İradesini karşı tarafa kabul ettiren bu savaşı kazanır. Bu nedenle ölüm orucu direnişinde esas belirleyici olan, devrimin iradesinin düşmana kabul ettirilmesidir. Bu irade savaşı, bir bütün olarak devrim mücadelesini etkileyecek ve geleceği belirleyecektir.
✭✭✭✭✭
 
5. BÖLÜM
(Bu bölüm Halk Okulu dergisinin 23 Şubat 2020 tarihli 15’inci sayısında yayınlanmıştır)
 
Bu hafta, dünya hapishaneler tarihinin en uzun süreli direnişi olarak tarihe geçen 2000 yılında başlayarak tam 7 yıl süren Büyük Direniş’i anlatmaya çalışacağız. Anlatmaya çalışacağız diyoruz; çünkü bu öylesine bir direniştir ki tek bir yazı ile anlatılamaz.
Bu öylesine bir direniştir ki, hem ideolojik, hem siyasal yanıyla kendi içinden onlarca destan yaratabilecek bir güce sahiptir.
Öncelikle direnişe ilişkin kimi bilgileri vererek başlayacağız.
Büyük Ölüm Orucu Direnişi, emperyalizmin ve faşizmin ülkemizde devrimci düşünceyi teslim almak, silahlı devrim inancını tamamen yok etmek için başvurduğu tecrit saldırısına karşı 20 Ekim 2000’de başladı ve 22 Ocak 2007’de sona erdi.
Direniş; 6 yıl 3 ay 2 gün, 75 ay, 326 hafta 3 gün, 2286 gün, 25 mevsim sürdü.
Direniş süresince, her birinde değişik sayıda direnişçinin yer aldığı 13 Ölüm Orucu Ekibi çıkarıldı. Kesintisiz bir biçimde, her ekip, bir sonrakine devretti direniş bayrağını.
Direnişte içeride ve dışarıda 122 kişi şehit düşerken, 400’ü aşkın tutsak bu direnişte sakat kaldı. 122 şehidin 34’ü, dışarıda şehit düştü. İçeriyle dışarının bu kadar bütünleştiği bir başka hapishaneler direnişini tarih yazmadı. Direniş boyunca Türkiye’nin onlarca şehrinde, kasabasında ve köyünde 122 mezar açıldı... 122 cenaze töreni yapıldı... 122 kez mezarların başında devrim andı içildi...
19 Aralık 2000 yılında, emperyalizmin desteğini alan oligarşi, hapishaneler tarihinin en büyük katliamını gerçekleştirerek F Tipi hapishaneleri açmış oldu. 19 Aralık 2000’de 20 hapishaneye birden saldıran faşizm, 28 devrimci tutsağı işkence ve kurşunlarla katletti.
Bayrampaşa Hapishanesinde 6 Cepheli kadın tutsak, faşizmin cellatları tarafından diri diri yakılarak katledildi.
Oligarşi 19 Aralık Katliamının bir benzerini 10’u aşkın ölüm orucu direnişçisine ev sahipliği yapan Küçükarmutlu’ya karşı düzenledi. 5 Kasım 2001’deki katliam saldırısında 4 kişi katledildi. Bu katliamı durdurmak için, tutsaklar da bedenlerini ateşe vererek şehit düştüler.
Daha onlarca ve yüzlerce olay yaşandı direniş içerisinde. Peki neden bu kadar bedel ödendi?
Faşizme ve burjuvazinin ideolojik etkisi altındaki uzlaşmacı ve tasfiyeci sola göre, 122 şehidin nedeni ‘örgüt baskısı’ydı. Faşizm örgüt baskısı propagandasıyla 19 Aralık’ta yapacağı katliama zemin hazırlamaya çalışırken, tasfiyeci-uzlaşmacı sol da faşizmin bu politikasına alet oldular.
Peki neydi direnişin bu kadar uzun sürmesinin, 122 şehit verilmesinin nedeni?
122 şehidin nedeni EMPERYALİZMİN NATO KARARGAHLARINDA ALDIĞI “YA TESLİMİYET YA ÖLÜM” kararının ülkemizde uygulanmaya konmasıydı. Emperyalizm ve oligarşi bu kararı uygulamak için ülkemizde F tipi hapishaneler ve tecrit politikasına başvurdular.
Hücre tipi hapishaneler ülkemizde daha önce de “Eskişehir Tabutluğu” olarak anılan, Eskişehir E Tipi Hapishanesi ile gündeme gelmiş ve direnişlerle kapattırılmıştı. Ancak oligarşinin hücre tipi hapishaneler politikası hiç gündeminden çıkmadı.
Çünkü oligarşi, hücre tipi hapishaneler ile devrimciliği ülkemizde bitirebileceğini düşlüyordu. Bunun nedeni ise dünyanın değişik ülkelerinde emperyalistlerin uyguladıkları hücre politikaları ve bunların sonuçlarıydı. Fakat diğer yandan şöyle bir gerçeklik de vardı ki o da; EMPERYALİZMİN BÜTÜN DÜNYADA AYNI POLİTİKALARI UYGULAMASINA RAĞMEN AYNI SONUÇLARI ALAMAMASIDIR.
Emperyalistler istedikleri sonucu F tipleri ile alamadılar. Çünkü Özgür Tutsaklar her türlü bedeli göze alarak 122 şehit ile direndiler.
Reformist sol direnişe uzak durdu, oportünizm direnmedi, Kürt milliyetçileri direnenlerden fersah fersah uzaklaşmaya çalıştı. Çünkü bu kesimler emperyalizmin politikalarını görmek istemediler; hatta emperyalizmin değiştiğini, demokratlaştığını” dahi söyleyecek kadar ileri gitmişlerdi.
“Mademki ortada dünya halklarını sömüren-katleden emperyalizm yoktu, o halde düşman da düşmana karşı direniş de yoktu”; evet emperyalizm solu böyle hizaya getirip uzlaştırmıştı.
Solun, direnişten ve devrimcilikten uzaklaşmasının temel nedenlerine bakılacak olursa;
Bunlardan birincisi; baş çelişkinin emperyalizm ile dünya halkları arasında olduğu ve bunun değişmediği ve sınıflar savaşı gerçeğini yadsımalarıdır.
İkincisi; iktidar iddiaları kalmadığı, sınıf kinlerini yitirdikleri için; devrim ve halk nezdinde devrimcilik misyonlarını da yitirmiş olmaları.
Üçüncüsü; düşmanla gerçek bir savaşı göze alacak ideolojik güce sahip olmamalarıdır.
Bu nedenlerden kaynaklı ülkemiz solu böylesine büyük ve dünya ölçeğinde, uzun yıllar ideolojik etki yaratacak bir direniş gerçekleştirememiştir. Bu nedenle direnişe ve direnenlere düşmanla birlikte aynı cepheden saldırmayı tercih etmiştir. Çünkü ideolojik olarak beslendikleri kaynak burjuvazidir.
Oportünizm ve Kürt milliyetçi hareket, hapishanelerde hep statükolardan yana olmuşlar, var olan kurulu düzenlerinin bozulmasına neden olacak her türlü direnişten uzak durmuşlardır. Bu politikanın nedeni de bedel ödemeyi göze alamamaktır. Özellikle oportünist sol artık bedel ödemeyi göze alacak ideolojik güce sahip değildir. Bu nedenle statükolar oluşturmaya ve bu statükolarla yaşamaya çalışmaktadırlar.
Bu düşünceler özünde bugünün düşünceleri değildir. Kökleri; 1960’lara, cunta yıllarına ve bugünlere uzanır. Cuntaya karşı da direnmeme yolunu seçen oportünist sol, “daha fazla baskı olur”, “işkenceler artar” düşüncesi ile direnişlerden uzak durmuşlardı.
Uzlaşmacılık ideolojik bir meseledir. Kendisini her dönemdeki politikalarda, çeşitli biçimlerde gösterebilir. Ama öz olarak aynıdır. Belirli statükoları kabullenir ve bunların değişmesine asla razı olmaz. Ancak sınıf savaşımında uzun süreli statükolar oluşmaz. Siz isteseniz de istemeseniz de, düşmanın politikaları statükoların değişmesine neden olacak zemini yaratır. İşte bu durumda direnmemek, var olan statükonun da çok daha gerisine, teslimiyete kadar gidilmesine neden olur.
Ölüm orucu direnişini anlamak için öncelikle tecriti anlamak gerekir. Tecrit tam olarak anlaşılmadan direnişin ve bu denli büyük bir bedeli ödemenin nedenleri de anlaşılamaz. Tecridin kelime anlamı sözlüklerde; ayrı bir yerde tutma, ayırma, felsefede ise soyutlama olarak geçmektedir.
Yani kişinin yaşadığı dünyadan soyutlanması. Emperyalizmin ve faşizmin politikasının özü budur. Devrimcilerin yaşadıkları dünyadan, bir birlerinden, ailelerinden, politikadan, yaşamın güncel sorunlarından soyutlanması... Böylece yalnızlık ve hiçlik duygusu yaratılmaya ve bununla birlikte yapılacak olan fiziki ve psikolojik saldırılarla devrimciler teslimiyete zorlanır.
Tecrit altındaki bir kişiye her türlü işkence yöntemi “gizli kapaklı” uygulanabilir. Gözlerden uzakta, yoldaşlarından uzakta, her gün, her saat, her an düşmanın psikolojik ve fiziki saldırıları ile karşı karşıya kalmak... Bunlarla düşüncede ‘acaba’ diyerek soru işareti yaratmak, küçük bir uzlaşma yaratmak hedeflenir. Sonrasında ise bütün iradesi ve siyasi kimliği teslim alınmaya çalışılır. Bu politika dünyanın çeşitli ülkelerinde bir çok örgütün silahlı mücadeleyi tasfiye etmesine kadar gitmiştir.
Tecritle amaçlanan devrimcilerin bir birlerinden ve yaşamdan soyutlanarak teslim alınmasıydı. Böylece devrimciler halka teslim olmuş, davasına ihanet etmiş, zayıf ve kişiliksiz unsurlar olarak gösterilecektir. Bunu 1980’de Mamak Hapishanesi’nde yapmayı başarmışlardı. Şimdi de esas olarak Özgür Tutsaklar özelinde bir politika yürütüyorlardı.
 
Neden Özgür Tutsaklar Hedef Alındı?
Çünkü 1970’lerden günümüze ve esas olarak da 1980 cunta ile birlikte hapishanelerde direnen ve faşizmin politikalarını boşa çıkaran hep Cephelilerdi. Ezen ile ezilen arasında ara yol aramak yerine; çelişkileri keskinleştiren, halka siyasi gerçekleri, sömürüyü ve bunun sorumlularını gösteren, adaletsizliklerin hesabını soran yalnızca DHKP-C idi. Bu nedenle oligarşi Cepheli tutsakları hedef aldı.
19 Aralık Katliam operasyonunu yönetenlerden birisi olan Binbaşı Zeki Bingöl yıllar sonra 19 Aralık Hapishaneler Katliamının “DHKP-C’yi bitirmek için yapıldığını” itiraf etmiştir.
Amerikan emperyalizmi ise “7 yıl direniş mi olur, bunlar direndiler... Bir daha M-L bir silahlı örgütün gelişmesine izin vermeyeceğiz...” diyerek amaçlarının DHKP-C’yi bitirmek olduğunu açıklıyorlardı.
Yani F Tipi Hapishaneler ve tecrit politikası tek başına hapishanelere, tutsaklara yönelik bir politika değil, bir bütün olarak ülkemizde DEVRİMCİLİĞİ BİTİRME, BEYİNLERİ TESLİM ALMA, SİLAHLI MÜCADELEYİ TASFİYE EDEREK DEVRİMLERİ UMUT OLMAKTAN ÇIKARMA politikasıydı.
Sorun şu noktada düğümleniyordu: Emperyalizmin bu politikasını nasıl boşa çıkarabiliriz?
Direniş ile!
Neden direniş?
Çünkü; YIKILMAZ OLAN TEK KALE DİRENİŞTİR. YENİLMEYEN TEK KOMUTAN DİRENİŞTİR.
Emperyalistler ve işbirlikçileri devrimcileri katledebilirler, ülkeleri bombalayabilir yerle bir edebilirler, yüzlerce ve binlerce hapishane inşa edebilirler, yeni yeni silahlar üretebilirler, bu silahlarla katliamlar işkenceler yapabilirler.
Ancak, HER KOŞUL VE ŞART ALTINDA DİRENMEYE KARARLI, HALKINA VE VATANINA KOŞULSUZ BİR SEVGİYLE BAĞLI, TARİHSEL VE SİYASAL HAKLILIĞIN BİLİNCİNDE OLAN, DİRENEN DEVRİMCİLERİ BİTİREMEZLER!
Bitiremediler.
Ülkemizde emperyalizme karşı bağımsızlık savaşını yok edemediler. Bunun hazımsızlığıyla saldırmaya devam ediyorlar.
Bu saldırılar karşısında da direnişler yaratılmaya devam ediyor. Mustafa Koçak kendisine ve halka karşı uygulanan adaletsizliklere karşı ölüm orucu direnişiyle direniyor. Grup Yorum halkın sanatına yönelik saldırılara karşı ölüm orucu eylemiyle direniyor. Halkın Hukuk Bürosu avukatları ölüm orucu direnişlerinin kabul etmesi ve adaletin halk için halktan yana sağlanması için süresiz açlık grevini 21. gününde sürdürüyorlar.
Direnişler bitirilemeyen adalet mücadelesinin somut örnekleridir. Direnişler devrimci düşüncelerin yok edilemediğinin, NATO karargahlarında alınan emperyalist politikaların devrimci politikayla boşa çıkarıldığının kanıtıdır.
Neden ölüm orucu, neden açlık grevi sorusunun 2000 Büyük Ölüm Orucu Direnişi nezdindeki cevabı; EMPERYALİZMİN VE OLİGARŞİNİN DEVRİMCİLİĞİ YOK ETME, BEYİNLERİ TESLİM ALMA POLİTİKALARI, NATO KARARGAHLARINDA ALINAN “ YA TESLİMİYET YA ÖLÜM “ KARARLARIDIR.
Devrimcilik bitirilememiş, beyinlerimiz teslim alınamamıştır. Her ne kadar oportünist ve reformist sol ile Kürt milliyetçi hareket emperyalizmin politikalarının etkisi altına girmişse de, ülkemizde devrimcilik yok edilememiştir. Marksizm-Leninizm üzerindeki saldırılar 122 şehit ile püskürtülmüş, devrim mücadelesinin tümden tasfiyesinin önüne geçilmiştir.
✭✭✭✭✭
 
6. BÖLÜM
(Bu bölüm Halk Okulu dergisinin 8 Mart 2020 tarihli 17’inci sayısında yayınlanmıştır)
 
Bu hafta “Neden Ölüm Orucu, Neden Açlık Grevi?” yazı dizimizin son bölümünü yayınlayacağız. Fakat ülkemiz ve dünya devrimler tarihinde ölüm orucu ve açlık grevi direnişleri yaşanmaya, şehitler verilmeye devam edecektir. Çünkü bu direnişler sınıf savaşımlarının yarattığı sonuçlardır.
Sınıflar arasındaki çelişkiler günümüzde tarihin en üst boyutlarına ulaşmıştır. Bunun nedeni emperyalist tekellerin sömürü ve talandaki pervasızlıklarıdır. Sömürü ve talanın sonucu olan açlık ve yoksulluk devam ettiği sürece, halkların egemenlik savaşımları da devam edecektir. Olması gereken de budur. Çünkü sömürücü egemen sınıflar kendi egemenliklerinden vazgeçmeyecekler, halklar ise açlık ve yoksulluklarına boyun eğmeyeceklerdir. Bu durumun doğal sonucu sınıf savaşımlarıdır.
Açlık grevlerinin adalet arayışının bir sonucu olarak ortaya çıktıklarını yazı dizimizin ilk bölümlerinde anlatmıştık. Adalet sınıflara dayalı bir olgudur. Burjuvazi her ne kadar hukukun ve adaletin sınıflar üstü olduğunu söylese de öyle değildir. Aksine bu söylem bir yalan ve aldatmacadan başka bir şey değildir.
Çünkü bir sınıf için adalet diğer sınıf için adaletsizliktir. Bunu günümüz yaşam koşullarında da çok rahat görebiliriz. Ülkemizde adaletten şikayet edenler, adaletsizlikten yakınanlar hep yoksullardır. Oysa egemen olan sınıflar sürekli ülkemizde adalet olduğunu, Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğunu tekrar edip duruyorlar. Oysa sokaklar yoksullar için adaletsizliklerle doludur.
İşçi için adalet yoktur, memur için, öğrenci için, esnaf için, köylü için adalet yoktur. Emekli için adalet yoktur. Sosyalizmi savunanlar için adalet yoktur. Halkın avukatlığını yapan HHB avukatları için adalet yoktur. Halkın türkülerini yapan Grup Yorum için adalet yoktur. Bir halk çocuğu olan Mustafa Koçak için adalet yoktur. Pir Sultan Abdal Derneği yöneticisi olan Zeynep Bektaş için adalet isteyen Kezban Ana için adalet yoktur. KHK’larla işinden atılan binlerce emekçi için adalet yoktur.
İtirafçı ve iftiracı olan Berk Ercan’ın iftiralarıyla tutuklanan Rojda Yalınkılıç için adalet yoktur. 19 Aralık’ta hapishanelerde katledilenler için adalet yoktur. Roboski’de katledilenler için adalet yoktur. Ulucanlar’da, Ümraniye’de katledilen devrimci tutuklular için adalet yoktur. Dilek Doğan için adalet yoktur, Berkin Elvan için adalet yoktur. YANİ FAŞİZMİN HÜKÜM SÜRDÜĞÜ ÜLKEMİZDE HALK İÇİN ADALET YOKTUR.
Adalet Tayyipler, Soysuzlar için vardır, AKP’liler için vardır, emperyalist tekeller için vardır ve onların işbirlikçisi olan KOÇLAR, SABANCILAR için vardır. Bu adalet halkı karşı zulümdür, işkencedir, katliamdır. Yoksulluktur, açlıktır, işsizliktir. Yani sınıflar üstü bir adalet sistemi yoktur.
Adaletsizliğin kökeni ilk sınıfsal ayrışmaya kadar uzanır. Özel mülkiyet ile ortaya çıkan ilk sınıflaşma, aynı zamanda ilk adaletsizliğin de nedenidir. Sınıflaşma ulaştığı belirli bir aşamada uzlaşmaz karşıtlıkları ve savaşımları yaratmıştır. Bu savaşım ezenle ezilenin, sömürenle sömürülenin, egemen olanla egemenlik hakları elinden alınanın savaşımıdır.
Sömürücü egemen sınıflar bu savaşımda halkları hep teslim olmaya, iradelerini teslim etmeye zorlamışlardır. Yani savaşım esas olarak iradeler çarpışması olarak sürmüştür. Çok az savaş vardır ki hasmını tümden yok etmeyi amaçlasın.
Sınıfsal olarak bu mümkün değildir. Bir sınıf diğerini bir savaş aracılığıyla yok edemez. Bir savaşta hasmını fiziki olarak ortadan kaldırarak kazanılamaz. Bir sınıfın diğer bir sınıfı yok etmesi, ancak ve ancak sınıflar tarihinin belirli bir aşamasında, sınıfsal gelişmenin geldiği aşama ile mümkündür. O zamana kadar sınıflar arası savaşım, “Hasmının iradesini teslim alma” hareketi olarak devam edecektir.
 
EMPERYALİZM BİZİ TESLİM ALAMADI, BİZİM İRADEMİZİ KIRAMADI.
BEDENLERİMİZİ AÇLIĞA YATIRARAK, ÖLEREK EMPERYALİZMİN POLİTİKALARINI BOŞA ÇIKARDIK, TESLİM OLMADIK, YENİLMEDİK.
Emperyalizm ve faşizm ülkemizde devrimciliği bitirmek, devrimcileri teslim almak için çok çabaladılar. Hapishanelerde defalarca katliamlar yaptılar, işkenceler yaptılar, tecrit politikasına başvurdular. Emperyalistler bu politikalarla dünyanın birçok yerinde olumlu sonuçlar alırken ülkemizde istedikleri sonuçları elde edemediler.
Çünkü ülkemiz hapishanelerinde direniş geleneği yaratıldı. Bu gelenekte ölüm orucu ve açlık grevi direnişlerinin büyük önemi vardır. Çünkü emperyalizmin politikaları karşısında devrimcilerin bedenlerini açlığa yatırmaları büyük bir irade savaşıdır. İki düşman güç bir savaşta karşı karşıya geldiğinde bir birlerini teslim olmaya zorlarlar, tersi durumda bir birlerini vururlar. Bir tutuklu bedenini açlığa yatırdığında düşmanının onu öldürmesinin bir anlamı yoktur. Tam tersine bu çaresizliğin göstergesi olur. Bunun yerine açlık grevi yapanı bundan vazgeçirmek, açlık grevini bıraktırmak bir zafer olur.
Bedenine açlığa yatıran direnişçi, açlık grevini sürdürdüğü sürece onun iradesi savaşmaya devam ediyordur ve o yaşamını yitirse dahi girdiği savaşımda iradesini düşmanına teslim etmediği için zaferi kazanan taraftır. Zaferin bu anlamını yalnızca her şeye “yaşam kutsaldır”, “hiçbir şey için ölmeye değmez” penceresinden bakanlar anlayamazlar.
Açlık grevleri ve ölüm oruçları değişik dönemlerde değişik taleplerle yapılmış olsa da, hepsinin temelinde emperyalizmin ve faşizmin saldırıları ve adaletsizlikleri vardır. Bunların kaynağı ise sömürü düzenidir. Devrimcilerin ölüm orucu direnişi yapmalarını, aylarca aç kalarak yaşamları pahasına direnmelerini anlayabilmek için, emperyalizmin sömürü ve saldırılarını anlayabilmek, bunları kabul etmemek, güçlü bir sınıf bilincine, halk, vatan ve yoldaşlık sevgisine sahip olmak gerekir. Bunlara sahip olanlar emperyalizmin ve faşizmin saldırılarına karşı direnebilirler.
Biz direndik ve direnmeye devam ediyoruz. Dediğimiz gibi, bugün yaşanan ölüm orucu direnişi ve açlık grevleri ne ilktir, ne de son olacaktır. Ülkemizde emperyalist sömürü ve talan devam ettikçe, ülkemiz faşizm ile yönetilmeye devam ettikçe sürecektir. Burada önemli olan emperyalizmin ve faşizmin bizim irademizi teslim alamamış olmasıdır. Emperyalistler ülkemizde devrimciliği bitirmeyi hedefliyorlardı, ancak bunu başaramadılar. Çünkü karşılarında her daim direnenler vardı, onların politikaları karşısında halkın politikasını yapan devrimciler vardı. Bugün bu politika bedenlerini ölüme yatıran direnişçilerin açlığıyla yapılıyor. BU HALKIN DİRENME POLİTİKASIDIR.
 
TESLİM OLMAYANLAR ÖLMEZ, DİRENENLER YENİLMEZ!
Emperyalizm ve dünya halkları arasındaki savaşım çeşitli biçimlerde devam edecektir. Bu savaşın tarihi de yazılmaya devam edecektir. Tarih günümüze kadar şu gerçekliği yazdı; TESLİM OLMAYANLAR ÖLMEZ, DİRENENLER YENİLMEZ!
Biz Türkiye halkları olarak direnmeye devam ediyoruz. Biz Türkiye halkları olarak teslim olmuyoruz. Bugün Türkiye halkları olarak direnme ve teslim olmama politikamızı, bedenlerini ölüme yatırmış olan Mustafa Koçak, Grup Yorum üyeleri İbrahim Gökçek ve Helin Bölek ve açlık grevi direnişindeki Halkın Hukuk Bürosu avukatları sürdürüyorlar. Onlar vatan topraklarımızdaki emperyalist sömürüye, faşizmin adaletsizliklerine, açlığa ve yoksulluğa karşı direniyorlar.
Bu direnişler Anadolu topraklarındaki yeni onlarca ve yüzlerce direnişin yaratıcısı olacaktır. Tarih geçmişten geleceğe bir bütünlük taşır ve bu bütünlük içinde biz kendi tarihimiz içinde onlarca yeni gelenek yarattık. Devrimci kültürü güçlendirdik.
Sosyalist kültürün, halk ve vatan sevgisinin yozlaştırılmasına ve çürütülmesine izin vermedik. Bundan sonra da vermeyeceğiz. Adaletsizliğe ancak ve ancak halk kendisi son verebilir. Halk için adalet ancak ve ancak halkın iktidarında gerçekleşebilir. O güne kadar, halkın iktidarı kurulana kadar adalet savaşımı devam edecek ve bu savaşımın bir parçası olan ölüm orucu ve açlık grevi direnişleri devem edecektir.
✭✭✭✭✭
 
“Neden Açlık Grevi? Neden Ölüm Orucu?” yazı dizisinin sonu…
 
Anahtar Kelimeler:direnişler, ölüm, oruçları, ,
Kaynak / Editör
 
Yorumlar
*** Yorum Yaz
Bu habere hiç yorum yapılmamış, ilk yorumu siz yapın.

Diğer Gündem Haberleri
Banu Özdemir’in Tutuklanması İçin Soruşturma Maddesi Değiştirildi
Ölüm Orucundaki Tutsak Avukatların Ailelerinden Açıklama (VİDEO)
SARIGAZİ HALK CEPHESİ AÇIKLAMA

SARIGAZİ HALK CEPHESİ AÇIKLAMA
Yüksel Direnişi 1292. Gün Akşam Açıklaması
AKP HUKUKU BÖYLE İŞLİYOR: SAVCI İFADE ALMADAN (YİNE) TUTUKLAMAYA SEVK ETTİ
AKP Bekçilerinden İşkenceden İşkence Beğen! Ankara'da Bekçi İşkencesi...
Aynı Mezarlığa 3’üncü Saldırı
Diğer Başlıklar

ÇHD'li Avukatların Adil Yargılanma Hakkı İçin İmza Kampanyası
Avrupa Dev-Gençliler Olarak Bütün Ailelerimizin Ve Gençlerimizin Bayramını Kutluyoruz
Banu Özdemir’in Tutuklanması İçin Soruşturma Maddesi Değiştirildi
Ölüm Orucundaki Tutsak Avukatların Ailelerinden Açıklama (VİDEO)
Adalet İstemi Bedel Ödemeden Olmaz
SARIGAZİ HALK CEPHESİ AÇIKLAMA
Yüksel Direnişi 1292. Gün Akşam Açıklaması
AKP HUKUKU BÖYLE İŞLİYOR: SAVCI İFADE ALMADAN (YİNE) TUTUKLAMAYA SEVK ETTİ
AKP Bekçilerinden İşkenceden İşkence Beğen! Ankara'da Bekçi İşkencesi...
Avrupa'da Süryani Halk Meclisleri Avukat Mathes Breurer İle Röportaj Yaptı
yorumcahaber1.com
Arşiv Arama
Facebook
Anasayfa
Site Haritası
Sitenize Ekleyin
RSS Kaynağı
Hakkımızda
Künyemiz
Facebook
Twitter
Bize Ulaşın
Copyright ©2013 - Tüm hakları saklı tutulmaktadır.
Bu sitede yayınlanan tüm resim, materyal ve içeriğin telif hakları tarafımızca saklı olup izinsiz alınıp kullanılamaz.
(78 Online) 0,11ms