Bugün - 06 Ağustos 2020 Perşembe
İstanbul 27°°C
Anasayfa
Hakkımızda
Künyemiz
Yeni Üye
Siyaset Gündem Ekonomi Duyurular Sağlık Yaşam Özel Makaleler Kültür Spor Özel Haber Siyaset Diğer »
Haber Detayları

KADINLARIN “YA BASTA!”SI [1] -SİBEL ÖZBUDUN

8 mart dünya emekçi kadınlar günü özbudun

Gündem Haberi - 08 Mart 2020 Pazar - 08:13
8 mart dünya emekçi kadınlar günü özbudun
Resmi küçültmek için üzerini tıklayın...
“Biz geçmişi olmayan kadınlarız
Tarihi olmayan
Ta bilinmeyen zamanlardan, kadınlarız
Biz kara kıtayız
Ayağa kalkalım kadın köleler
Bariyerleri kıralım,
Kalk ayağa, kalk, kalk
Köleleştirilmiş, aşağılanmış kadınlarız
Satılan, alınan, tecavüz edilen,
Bütün evlerdeki kadınlarız
Dış dünyadan kovulan.” [2]
 
 
2019 yılı dünyada emek hareketleri açısından bir hayli hareketli geçti. Bazıları “rejim” (Sudan),
bazıları ise yönetim değişikliklerine yol açan ve milyonlarca kişinin katıldığı, pek çoğu ülkenin bütününü
kapsayan uzun süreli grev ve protesto gösterilerinde dikkat çeken bir yön, küresel ölçekte muhalefetin
giderek emek eksenine oturmakta olmasıysa, bir diğeri kadınların öne çıkmalarıydı.
Evet, 2019’da kadınlar her yerdeydi: meydanlarda, oturma eylemlerinde, işgallerde, grevlerde, sokak
çatışmalarında… Üstelik giderek daha görünür, daha etkin, daha kararlı bir biçimde…
Şili’li kadınların kısa sürede dünyayı saran (ve yalnızca Türkiye’de kovuşturma konusu olan!)
tecavüze karşı  “Las Tesis” dansı… evet. İspanya ve Fransa’da ev içi şiddete karşı yürüyen yüzbinlerce
kadın… evet. İsviçre’de yarım milyon kadının ayırımcılığa karşı, eşit işe eşit ücret ve çalışma yaşamında
eşitlik talebiyle katıldığı, 1917’den bu yana ülkede gerçekleşen en büyük grev… evet.
Ancak bu kadar değil. 2019’daki protestoların çarpıcı özelliği, kadınların rollerinin ataerkil
gelenekler çerçevesinde belirlendiği, kamusal yaşamın dışında tutulmaya özen gösterilen Batı-dışı dünyada
da alışılmadık biçimde öne çıkmaları oldu.
Örneğin Lübnan’da: 6 Kasım günü kadınlar ellerinde mumlarla hükümetin istifasını talep eden bir
yürüyüş düzenlediler.
Örneğin Sudan’da: Devlet Başkanı El Beşir’in tutuklanması ve ardından da iktidara el koymaya
kalkışan ordunun geriletilmesiyle sonuçlanan kitlesel protestolara kadınlar yığınsal olarak katılmakla
kalmadı, gösterilerin örgütlenmesine öncülük etti, göstericilere lojistik destek sağladı… Sudan
başkaldırısının simgesel figürünün kitleleri coşturan 22 yaşındaki Alaa Salah’ın beyazlara bürünmüş
görüntüsü olması, rastlantı değil.
Örneğin Hindistan’da: Kadınlar, üstelik de o güne dek protesto gösterilerinde fazla boy göstermeyen
Müslüman kadınlar, 11 Aralık 2019’da yürürlüğe giren ve Pakistan, Bangladeş ve Afganistan’dan
gayrımüslim sığınmacılara iltica hakkı tanırken Müslüman mültecileri dışta bırakan Yurttaşlık yasasına karşı
ayaklanmada başı çektiler. Çoğu (nasıl olsa evlenip gideceği için ailesinin ihmal etmesi nedeniyle) kimlik
belgesinden yoksun olan Müslüman kadınlar, ırkçı ve İslamofobik Bharatiya Jana Partisi iktidarının bu
adımının ülkede yaşayan Müslümanların yurttaşlığını tartışmalı kılacak bir düzenlemenin birincil hedefi
hâline getireceğinin bilincindeydi. Ve büyük bir çoğunluğu, evinin dört duvarının dışına ya akraba ziyareti
ya da çarşı pazar için çıkmış Müslüman kadınlar, kitlesel olarak sokaklara döküldüler. Gösterilerin en
çarpıcısının geçtiği Delhi’nin güneyindeki Shaheen Bagh yolunu haftalar boyu işgal ederek trafiğe
kapattılar. Söylev verdiler, yerlere grafitiler çizdiler, slogan attılar, şarkı söylediler, yemek pişirip
paylaştılar, çocuklarına ders çalıştırdılar… Ev kadını, öğrencisi, öğretmeni, ninesi, torunu, avukatı,
mühendisi, aşçısı… Binlerce kadın dönüşümlü olarak işgali sürdürürken, “Biz de varız!” diye
haykırıyorlardı dünyaya…
Delhi’de Müslüman kadınların gösterileri sürerken ülkenin güneyinde, Tamil Nadu eyaletinin yedi
kentinde besin işlemesinde çalışan kadın işçiler daha iyi çalışma koşulları ve daha yüksek ücretler için greve
gidiyor, bununla yetinmeyerek yollara barikatlar kuruyor, polisle çatışmaya giriyordu. Gösterilerde
tutuklanan 600 kadın işçi, arkadaşlarının protestoları sonucu serbest bırakılacaktı.
Örneğin Irak’ta: 2019 yılında Irak’ta patlak veren isyanda kadınlar ön saflardaydı. Bağdat’ın Tahrir
Meydanı’na çıkan yollar, kadın sanatçılar tarafından çizilmiş kadın resimleriyle dolmuştu: Mücadele eden,
haykıran, protesto eden kadın resimleri. Yüzlerce kişinin polisin kullandığı gerçek mermilerle yaşamını
 
yitirdiği gösterilere genç kadınlar, kimi zaman onları tehlikeye atmak istemeyen ailelerinden gizlice
katılıyor, yaralananların tedavisinde, işgalcilere yiyecek-içecek sağlanmasında görev alıyor, konuşmalarıyla
göstericileri coşturuyorlardı. Rejim indinde tehlikeliydiler: öyle ki, bir kadın eylemci, Saba el-Mehdavi’nin
gece gösterilerinden evine dönerken silahlı kişiler tarafından kaçırılacaktı.
Örneğin İran’da: “Hicap”ın Batı-karşıtlığının ve rejimin simgesi olarak yıllardır kadınlara
dayatıldığı, kullanımında en ufak bir “gevşeklik”in devrim muhafızlarının şiddetine uğramak, meydanlarda
kırbaçlanmak, gözaltına alınmak gibi müeyyidelerle karşılaştığı ülkede başörtüsü kadın protestolarının
odağında yer alıyor. Genç kadınların saçlarını rüzgârda uçuşturdukları fotoğraflarını sosyal medyada
paylaştıkları, ya da saçlarını kazıtarak boy gösterdikleri protestolar, giderek yerini başları açık katıldıkları
protesto gösterilerine bırakıyor. İran’da hayat pahalılığına, baskılara ve yolsuzluklara karşı Kasım 2019’da
patlak veren protestolarda güvenlik güçlerince öldürülen 1500 kişinin en az 400 tanesi kadındı. Ve hâlen
yüzlerce kadın, başlarını açtıkları, gösterilere katıldıkları, güvenlik güçlerine direndikleri gerekçesiyle
cezaevlerini dolduruyor.
Örneğin Çin’den sonra dünyanın ikinci büyük hazır giyim üreticisi olan Bangladeş’te: Büyük
bölümünü kadınların oluşturduğu, H&M, Walmart, Tesco ve Aldi gibi perakendeciler için giysi üreten 50
bin hazır giyim işçisi ücretlerin yükseltilmesi talebiyle Dhaka kentinde greve gidiyor, güvenlik güçlerinin
göz yaşartıcı gaz ve plastik mermili saldırıları altında otoyolları işgal edip trafiğe kapatıyor.
2013’de bir fabrikanın çökmesi sonucu büyük bölümü kadın, 1130 işçinin yaşamını yitirdiği Savar
kentinde yoğunlaşan gösteriler,  işçi ücretlerinin % 51 oranında arttırılmasıyla sonuçlandı. Ama zamlı
hâliyle ayda 90 doları geçmeyen ücretleri Bangladeşli hazır giyim emekçilerini tekstil sektöründe dünyanın
en düşük ücretli emekçileri olmaktan kurtarmıyor. Ve yığınsal grev okulundan yetişen Bangladeşli kadın
emekçiler, yeni grevlerin kapıda olduğunu söylüyorlar.
Örneğin Kamboçya’da: 2019 başlarında Phnom Penh kentinde büyük bölümü kadın onbinlerce hazır
giyim işçisinin greve gitmesi üzerine binin üzerinde arkadaşları işten çıkartıldı. Kadın emekçiler pes
etmediler ve eylemlerin sürdürerek işten çıkartılan işçileri geri aldırmayı başardılar.
Örneğin Sri Lanka’da: Büyük çoğunluğu topraksız Tamil köylülerinden oluşan, yarıdan fazlası kadın
çay toplayıcıları, aldıkları sefalet ücretlerine karşı (500 rupee ya da 2.70 dolar), insanca bir ücret için greve
gitti.
Örneğin Meksika’da: Onbinlerce kadın, Mexico City’de Latin Amerika’yı kasıp kavuran machismo,
aile içi şiddet, taciz ve tecavüzleri protesto için 2019 sonlarında sokaklara döküldü. Kadınlar giysilerinin,
içki içmelerinin, geceleri yalnız başlarına sokakta olmalarının, yalnız yaşamalarının ya da flört etmelerinin
taciz ve tecavüze davetiye olmadığını haykırıyorlardı. Günde on kadının cinayete kurban gittiği Meksika’da
kadına yönelik şiddet organize suçun yükselişine koşut olarak tırmanışta.
BM verilerine göre Latin Amerika ülkelerinde her üç kadından birinin cinsel ya da fiziksel şiddete
uğramasına karşın, kadın cinayetlerinin yüzde 98’i kovuşturulmuyor. Bu nedenledir ki 2019 yılında Latin
Amerika ülkelerinin sokakları öldürülmek, tacize, tecavüze ve şiddete uğramak istemeyen yüzbinlerce
kadının protestolarıyla çınladı durdu…
Bu tablo, kuşbakışı bakıldığında, dünya kadınlarının protesto ve taleplerinin üç başlık altında
toplanabileceğini gösteriyor bize: Latin Amerika’da şiddete ve kadın cinayetlerine yönelik protestolar, Orta
Doğu’da kamusal alanda özgürce boy gösterme talebi, Güney ve Güneydoğu Asya’da ise aşırı emek
sömürüsüne karşı protestolar ön plana çıkıyor. Bir başka deyişle, emek, beden ve kimliğe ilişkin itiraz ve
talepler üzerinde yoğunlaşıyor, kadınların küresel ölçekte giderek kitleselleşen protestoları…
Bunun bir rastlantı olduğunu söylemek zor. Çünkü 1980’lerden bu yana yerküreyi kasıp kavuran
neoliberal talanın her özgül ezilen grubuna yönelik bir “eziyeti” var: kadınların payına düşen ise, dizginsiz
emek sömürüsü, bedenlerinin değersizleşmesi ve kamusal alandan püskürtülmelerine yönelik siyasaların öne
çık(artıl)ması oldu.
Eşitsizliğin tüm tarihsel biçimlerini yeniden dizilime tabi tutarak kendi işleyişine dahil eden
kapitalizmin, kadınlığın tarihsel olarak biçimlenmiş üretici ve yeniden üretici rollerini de kârın
azamîleştirilmesi doğrultusunda temellük ettiği bilinir.
Üretici rolünü: kadınlar tarihsel eşitsizlikleri/ ikincillikleri ve yeniden üretim görev(ler)ini
münhasıran tek başlarına üstlenmeleri gerektiğine dair biçimlen(diril)miş bilinçleri gereği üretim içindeki
konumlarını gel-geç, ikincil görme eğilimindedirler. Bir başka deyişle, ataerki tarihsel olarak kadınların
domestik rollerini vurgular, onlara “kadınsı” görevleri ihdas eder: Analık, bakım, sürdürüm faaliyetleri,
besinlerin hazırlanması-dikiş-nakış-temizlik vb. Bu ideolojik biçimleniş üretimin ilk kez geniş ölçekli
biçimde hane (domestik alan) dışına taşındığı kapitalist sistemde, kadınların domestik alana tahsis edilmiş
 
emeklerini piyasada ikincil, gel-geç olarak görme eğilimini beslemiştir. Fiiliyatta bu, düşük ücretlere, uzun
çalışma saatlerine, kötü çalışma koşullarına, düşük sosyal güvencelere razı olmak anlamına gelir: ne de
olsa evin birincil ekmek getireni erkektir; kadının çalışması ise ikincil, geçicidir.
Bu, kapitalistleri kadın (ve çocuk emeği) kişiliğinde devasa bir ucuz kaynak erişimine açmıştır.
Kadın işgücü erkek işgücünden çok daha ucuz ve uysaldır: Sınıf mücadeleleri kapitalist pazarın bir
bölgesinde kadın işgücünün fiyatını arttırma eğilimine girdiğinde, o zaman dünyanın ataerkil geleneklerin
daha baskın olduğu, daha az aşındığı bölgelerdeki yedek kadın işgücü rezervlerine başvurulur: Sanayileşmiş
Avrupa’da kadın emekçilerin ücretleri yükseldikçe, şirketler üretimlerini kendilerini kırsaldan yeni kopmuş
genç kadın yığınlarının beklediği (örneğin) Güneydoğu Asya’ya yönelteceklerdir.
Böylelikle, Nike, Walmart, Gap, H&M ve Ivanka Trump, Beyonce gibi “ünlüler”in sahibi olduğu
giyim firmaları ayda 100 doların altındaki, yani temel gereksinimlerini bile karşılamaya yetmeyecek
ücretlerle ve de son derece sağlıksız koşullarda çalıştırdıkları (24 Nisan 2013’de Bangladeş’de giyim imalat
atölyelerinin yığıldığı Rana Plaza çökmüş ve büyük bölümü kadın, 1133 kişi yaşamını yitirmiş, binlercesi
yaralanmıştı), çoğu durumlarda kimyasal soluyan kadın işçilerin yağamaladıkları emekleri üzerinden
kârlarına kâr katmaktadırlar.
Evet, bugün “üretimde işçi sınıfının yerini robotlar almakta olduğu” söylencelerine karşın giyim,
elektronik, hazır besin, farmakoloji, oyuncak… velhasıl gündelik kullanım nesnelerimizin büyük çoğunluğu,
Batı dışı dünyanın, ama özellikle de Asya ülkelerinin merdiven-altı atölyelerinde, mahalle aralarında,
denetimden uzak, boğaz tokluğuna, kölelik koşullarında çalıştırılan milyonlarca kadın ve çocuk tarafından
üretiliyor. Bangladeş’te ve Vietnam’da giysi imalatında çalışan işçilerinin yüzde 80’i, Sri Lanka’da yüzde
71’i, Kamboçya’da ise yüzde 90’ını kadınlar oluşturuyor.
Ama aynı zamanda yeniden-üretici rolü: Yukarıda da vurguladığım üzere, kadınlar yeryüzünün
büyük bölümünde, ataerkil gelenekler tarafından, yeniden-üretimci rollere atanmış durumdalar: aile içinde
bakım-besleme-onarım-sürdürüm görevleri, “domestik alan” faaliyetleri… Kapitalist sistem tarafından
büyük bir memnuniyetle temellük edilen bir işbölümüdür bu: işçinin ücretini olabildiğince düşük tutarken,
bu ücretin kullanılacağı yeniden üretim faaliyetlerini (yemek pişirme, temizlik işleri, çocukların, hastaların
bakımı vb.)  bilabedel kadınların üzerine yıkmak… Bu yükü taşıma kapasitesi düşük kesimlere ise bu
hizmetleri (yine kadın emeği sayesinde ucuza maledilmiş ürünlerle) pazarlamak: hazır giyim, bulaşık-
çamaşır makinası, buzdolabı, özel kreş ve yuvalar, Orta ya da Uzak Doğulu dadılar, hazır yemekler, internet
pazarlamacılığı… Yani üretim maliyetlerini düşük tutarak kâr marjını her hâl ve kârda büyütmek. Bir başka
deyişle, yazı da gelse, tura da gelse kazananın kapitalistler olduğu bir sistem.
İşçi sınıfının, özellikle kadın emekçilerin mücadeleleri, yeniden-üretimi kapitalist metropollerde
artan ölçülerde sosyal güvenlik sistemleri, sübvanse edilen kamusal hizmetler, ücretsiz eğitim ve sağlık gibi
uygulamalarla kamusal bir göreve dönüştürmede etken olmuştu. (“Sosyal devlet”, “refah devleti”
kavramları). Neoliberalizm, kamusal alanı ve sosyal güvenlik sistemini küresel ölçekte iki şeye güvenerek
yağmalamaktadır:
1. Sosyalist sistemin yıklılışını izleyen yıllarda, özellikle de istihdamın deregülarizasyonu (esnek
çalışma koşulları, yarım-zamanlı işlerin yaygınlaşması, sözleşmeli işçiliğin başat hâle gelmesi, kayıt-dışının
yükselişi…) koşullarında işçi sınıfının örgütsüzleşmesi ve yaygınlaşan işsizliğin tehdidi altında itiraz
mücadele yetisini yitirmesi;
2. Ataerkil koşullanmalar nedeniyle kadınların “doğal görev” kabul ettikleri “yeniden üretim”i
itirazsız üstlenmeleri…
Böylelikle küresel kapitalizm tüm “modernlik” iddialarından vaz geçerek ücretli bir işte çalışsın-
çalışmasın, kadınların aslî görevinin yeniden üretime ilişkin görevler, esas yerinin ise “domestik alan”
olduğunu vurgulayan ataerkil ideolojiyi var gücüyle sahiplendi.
Kadın emeğini değersizleştiren neoliberal girişim, onu (sosyal bütçeyi sermayenin yağmasına
açarak) toplumsal destek(ler)den yoksun bıraktığı ölçüde, fiziksel varlığını da tehlikeye düşürmekteydi.
Birkaç bakımdan:
- Neoliberalizm, özelleştirmeler aracılığıyla kamusal hizmetleri daraltırken, kadınların sağlığına,
eğitimine, istihdamına, fiziksel güvenliğine yönelik harcamaları kısıtlar, erişimini güçleştirir. Bu, kadınların
giderek daha fazla aileye (özellikle de baba ve/veya kocaya) bağımlı hâle gelmesini gündeme getirir.
Kamusal alanda bağımsız bir varlık sürdürme olanağını yitiren kadın, böylelikle her türlü şiddete daha açık
ve daha korunaksız hâle gelecektir.
- Neoliberalizm sosyal bütçeyi tırpanlarken yeniden-üretim görevlerini kadınların sırtına yıkma
işlemini ataerkil propagandaya sarılarak ve/veya kadını ikincilleştiren ideolojilere omuz vererek
 
meşrulaştırır: Kadınların dışarıda çalışma ve bağımsızlaşma yönelimleri, aileyi güçsüzşeştirmekte, sağlıksız
kuşakların yetişmesine yol açmaktadır… Oysa analık “kutsal” bir görevdir… Dahası “ev kadınlığı” hiç de
öyle küçümsenecek, burun kıvırılacak bir konum değildir; bir kadın ev işleriyle becerilerini ve yaratıcılığını
geliştirebilir, kişiliğini güçlendirebilir, evinin “kraliçesi” olarak pekâlâ güçlü bir konum edinebilir…
Kadınların doğurganlıklarını ertelemeleri ve sınırlandırmaları ulusların demografik dengeleriyle oynayarak
geleceğini tehlike altına atmaktadır… Kadın ve erkek “fıtratları” farklıdır; eşitlik, doğaya (ve/veya Tanrı
iradesine) aykırı bir arzudur… vb. vb. Anaakımda giderek daha yaygınlaşan bu propaganda(lar) kadınların
her türlü talep ya da itirazının şiddet yoluyla bastırılmasını meşru gören erilliği körükler…
- Neoliberal talan “çok-kutuplulaşmış” dünyada etnik-dinsel motifli vekâlet savaşlarını körüklerken,
iklim değişikliklerine yol açarken ve yerel geçim örüntülerini tahrip ederken artan ölçüde yerinden-
yurdundan edilme ve kitlesel göçlere neden olmakta, bu durum, en çok kadın ve çocukları tehlikelere açık
kılmaktadır.
- Neoliberalizm “devleti küçültme” retoriği ve“küreselleşmeci” yönelimiyle örgütlü suçu
çeşitlendirmiş, işini kolaylaştırmıştır. İnsan kaçakçılığı, kölecilik, seks ticareti, organ mafyası… Özellikle
kadın ve çocukları hedef alan tehlikeli girişimlerdir.
Bu koşullar altında kadına yönelik şiddette, kadın cinayetlerinde ve cinsel suçlarda patlama olması
şaşırtıcı mı?
Ve nihayet, neoliberalizm, “modernite”ye ilişkin iddialarından vaz geçip “post-laik” çağı ilan
ederken ve işine geldiği ölçüde, işine geldiği biçimde dinsel fanatizmle kolkola girerken, kadınları dinsel
dogmalar karşısında savunmasız bırakmaktadır. Orta Doğu’nun petrol başta olmak üzere kaynaklarını
yağmalamak üzere (seküler) “diktatörleri”nin yıkılması, meydanın İslamcı parti, hizip ve cemaatlere
kalmasına yol açmıştır örneğin. Ve dinsel fanatizm, öncelikle kadınların kamusal varlıkları/görünürlükleri
üzerinden doğrular kendini: iktidarı ele geçirmek için birbirleriyle yarışan hizipler, cemaatler, kadınları ne
kadar kapatıp ne kadar kamusal alanın dışına sürebildikleri üzerinden yarıştırmaktadırlar imanlarını…
Kadınları artan şiddette protestolara yönelten, emekleri, bedenleri ve kamusal kimlikleri üzerindeki
bu üçlü kıskaçtır… Bu kıskacın giderek daralması, kadınların isyanlarını emekçilerin, yoksulların
protestolarına katmalarına, küresel çapta bir kadın “Ya Basta!”sına yol açmaktadır. 
2000’li yılların protestolarında kadınların öne çıkması, kapitalist talanın dizgininden boşanmasından
ayrı düşünülemez…
 
11 Şubat 2020 10:59:21, İstanbul.
N O T L A R 
[1] 15 Şubat 2020 tarihinde Kaldıraç’ın düzenlediği ‘Kadının Başkaldırı Tarihi’ başlıklı etkinlikte yapılan konuşmadan…
Mart 2020…
[2] L’Hymne des Femmes. ( https://ekmekvegul.net/bellek/gunun-sarkisi-lhymne-des-femmes-kadin-marsi )
 
Anahtar Kelimeler:8, mart, dünya, emekçi, kadınlar, günü, özbudun,
Kaynak / Editör
 
Yorumlar
*** Yorum Yaz
Bu habere hiç yorum yapılmamış, ilk yorumu siz yapın.

Diğer Gündem Haberleri
Didem Akman Anlatıyor: Neden Ölüm Orucu Yapıyoruz? (Mektup-5)
Gözaltına Alınan Grup Yorum Üyelerine Yapılan İşkencenin Fotoğrafları
İdil Kültür Merkezi'ne AKP'nin Katil Polisleri Tarafından Baskın

İdil Kültür Merkezi'ne AKP'nin Katil Polisleri Tarafından Baskın
Armutlu Cephe Hız Kesmiyor: Ölüm Orucu Direnişleri Ve Grup Yorum Konseri İçin Pullama Çalışmaları
Armutlu'da Grup Yorum Konseri İçin Kapı Çalışması Yapıldı
TAYAD: Halkın Türküleri İçin İmza Toplamak Suç Değildir!
Savunmaya Özgürlük Koordinasyonu: Tüm Meslektaşlarımıza Çağrımızdır
Diğer Başlıklar

Ulm Halk Cephesi: Baskılar, Gözaltılar Konser Yapmamızı Engelleyemez
Grup Yorum'un Eseri Güleycan'ın Hikayesi
Didem Akman Anlatıyor: Neden Ölüm Orucu Yapıyoruz? (Mektup-5)
Gözaltına Alınan Grup Yorum Üyelerine Yapılan İşkencenin Fotoğrafları
Avusturya’da Avrupa Birliği Temsilciliği Önündeki Eyleme Çağrı
İdil Kültür Merkezi'ne AKP'nin Katil Polisleri Tarafından Baskın
Armutlu Cephe Hız Kesmiyor: Ölüm Orucu Direnişleri Ve Grup Yorum Konseri İçin Pullama Çalışmaları
Ulm’de Adalet Çadırı 8. Haftasında
Armutlu'da Grup Yorum Konseri İçin Kapı Çalışması Yapıldı
TAYAD: Halkın Türküleri İçin İmza Toplamak Suç Değildir!
yorumcahaber1.com
Arşiv Arama
Facebook
Anasayfa
Site Haritası
Sitenize Ekleyin
RSS Kaynağı
Hakkımızda
Künyemiz
Facebook
Twitter
Bize Ulaşın
Copyright ©2013 - Tüm hakları saklı tutulmaktadır.
Bu sitede yayınlanan tüm resim, materyal ve içeriğin telif hakları tarafımızca saklı olup izinsiz alınıp kullanılamaz.
(87 Online) 0,06ms